Sevgili okuyucu,
Biliyorum uzun zamandır devam eden hikayemin bir sonraki sayfası neden bir türlü gelmiyor diye merak ediyorsunuz... Bu blogta geçmişle yüzleşmek, hesaplaşmak, unutmaya yüz tutmuş anıların içinde yeniden yaşamak, hatta bazı dersler çıkarmak ve bazen gülümseyerek, bazen de hüzünle hatırladığım anıları yad etmek için uğraşıp dururken, hayatın ta kendisi de yanıbaşımdaki koltuktan beni seyrediyor, kıs kıs gülüyordu içinden, duyabiliyordum... Bu aralar, kendisiyle ilgilenmediğim için midir nedir, bir çeşit intikam alıyor, sanki bugünden geçmişe dönüp bakmayayım diye, günü dipdiri tutmaya gayret ediyordu adeta... Çaresiz, bugüne sırtımı çeviremezdim... Şimdilik bir müddet bugünün yanına oturup biraz kendisiyle haşır neşir olmamda fayda var... Zira, geçimişin sırtını sıvazlarken, geleceğin tuğlalarını deposunda saklayan bugüne de ilgi göstermek kaçınılmaz, ne yazık ki... Yine geleceğim... Yine yazacağım... Anlatacak daha o kadar çok hikaye var ki!.. Bekleyin... Lütfen...
Sayfalar
28 Nisan 2012 Cumartesi
11 Nisan 2012 Çarşamba
Sayfa 27
... Yaşı 40 civarında olanlar hatırlar "Beyaz Gölge" dizisini... Tek kanallı siyah beyaz televizyonların 80'li yılların başında fenomen olmuş dizisi. Genellikle zencilerden oluşan bir okul basketbol takımı ve onun inatçı, babacan, "beyaz" koçu, henüz onbir yaşımdayken ben ve benim gibi pek çok çocuğun, basketbol aşkını zerk etmeyi başarmıştı damarlarına. Kız çocuğu olarak, evcilik oynamak, etamin işlemek, Gönen'in geleneksel el işçiliği ile nam salmış iğne oyasını öğrenmek duruken, illa bir spor yapılacaksa, kızlara en çok yakıştığı düşünülen voleybol oynamak, bale yapmak varken, basketbol diye tutturmuştum. Kısa bir süre sonra, Yusuf Mülayim adında bir basketbol koçunun etrafında toplanmıştık, boyu uzun ya da kas yapısı müsait kızlar olarak... İçi yumuşacık, dili peltek ama disipline gelince canımıza okumaktan geri durmayan çok iyi bir koçtu, Mülayim hoca. Büyük abimin arkadaşı da olması nedeniyle, iltimas göstermediğini kanıtlamak için, sanki beni diğerlerinden daha fazla haşlamak zorunda hissederdi kendini. Doğumum sırasında meydana gelen sakatlığım yüzünden sağ kolumu çok iyi kullanamadığım için mecburen solak oluşum, hep bir avantaj sağladı basketbol kariyerimde. Kariyerim dediysem, okul takımlarından daha ileri gidemedi ne yazıkki... Üç yıl boyunca Gönen Ömer Seyfettin Lisesi Kız basketbol takımı olarak pek çok müsabakaya katılmıştık. Her geçen yıl daha da çok bağlandığım basketbola, İstanbuldaki lise yıllarımda da devam ettim. Son sene, bir yandan derslerin ağırlığı, bir yandan üniversiteye girme telaşı, bir yandan okul korosundaki çalışmalar, diğer yandan da her taşın altından çıkmak zorundaymışım gibi atıldığım bütün okul içi faaliyetler bir araya gelince, kalbim daha fazla dayanamadı bütün bu yorgunluklara. Bir gün antremanda müthiş bir baş dönmesiyle yığılıvermiştim yere. Basketbol daha önce de fiziksel olarak bazı sıkıntılar yaratmıştı elbette. Örneğin, pivot oyuncusu olarak ribaunta çıktığım anlarda burnuma gelen toplar yüzünden yamulan kemiklerim, deviasyon ameliyatı olana kadar sık sık ağır hastalanmama neden oluyordu. Yere yığıldığım o gün, kendime geldiğimde başımda dikilen doktor, kalbimin yorgunluğa dayanamadığını bu nedenle basketbolu bırakmam gerektiğini anlatıyordu anneme... Okul takımlarında da olsa, altı yıllık basketbol kariyerim, yumruğum kadar bir kas yığını yüzünden bitivermişti bir anda...
Üniversiteye başladığım o yıl da yine peşinden gittim basketbolun. Bursa'nın o zamanlar zirvede olan takımı Tofaş'ın maçlarını kaçırmıyor, basketbolcu herkesle bir bir tanışmaya çalışıyordum. Ortak bir payda arıyordum belki de yarattığım çevrede. Sonra bir baktım ki, bir tarafta basketboldan kaynaklanan bir grup, bir tarafta yurt hayatından kazandığım bir grup, bir tarafta okul içinde tanıştığım, sınıfları en az benden iki yıl büyük olan arkadaş grubum filan derken neredeyse bütün okul arkadaşım olmuş... Selam veren herkesi arkadaşım sanıyordum. Ta ki, her biri bir başka vesileyle, tek tek hayatımdan çıkmaya, doğal eleme yoluyla, bir avuç kalıncaya kadar...
Üniversiteye başladığım o yıl da yine peşinden gittim basketbolun. Bursa'nın o zamanlar zirvede olan takımı Tofaş'ın maçlarını kaçırmıyor, basketbolcu herkesle bir bir tanışmaya çalışıyordum. Ortak bir payda arıyordum belki de yarattığım çevrede. Sonra bir baktım ki, bir tarafta basketboldan kaynaklanan bir grup, bir tarafta yurt hayatından kazandığım bir grup, bir tarafta okul içinde tanıştığım, sınıfları en az benden iki yıl büyük olan arkadaş grubum filan derken neredeyse bütün okul arkadaşım olmuş... Selam veren herkesi arkadaşım sanıyordum. Ta ki, her biri bir başka vesileyle, tek tek hayatımdan çıkmaya, doğal eleme yoluyla, bir avuç kalıncaya kadar...
9 Nisan 2012 Pazartesi
Sayfa 26
... O yıl şehir içindeki akademi binasından, merkeze 40 km. uzaklıktaki kampüse taşınan okula, şehrin diğer ucundaki yurttan kalkıp gitmek epeyce zahmetliydi.
İnşaası devam eden kampüste, henüz tamamlanamayan yollar yüzünden, servis adı verilen, yağmurlu havalarda içinde şemsiyelerle oturmak zorunda kaldığımız ikinci dünya savaşından kalma otobüsler, ilerlemekte zorlandığı için çoğu zaman çamurlara bata çıka yürümek zorunda kalırdık.
Bu, Türkiye'nin resmi bir adetidir. İnşaatı, yolu, çevre düzenlemesi bitmeden binaların ordan oraya taşınması... Gençlere karşı her dönemde dinmemiş bir hınç yüzünden belki de, "nasıl olsa genç bunlar, başa çıkarlar, yürüsün deyyuslar!" mı demek istiyorlardı acaba?
En çok sinirime dokunan şey, özel arabalarıyla kampüse gelip giden öğrencilerin umursamazlığıydı. Gelirken ve hatta erken kararan akşamlarda, dönerken...
"Servisler" öğleden sonra saat 4 oldu mu, yok olurlardı ortadan. İlk zamanlar en son ders olan Almancayı aksatmayayım diye, tüm kampüsü yürüyüp, İzmir yolundan geçen şehirlerarası otobüslere otostop çektiğimi bile hatırlıyorum... Bir kişi de, arkadaşlar hepimiz şehire gidiyoruz, hadi gelin sizi de bırakalım demedi...
Bu yüzden, bir süre sonra saat 4 ten sonraki derslere girmez olmuştum. Almancayı böyle böyle unutma yoluna girdiğimi farketmeden...
Üzerimde cırtlak renkte bir pardesü aynı renkteki gözlük çerçevelerim ve ağzımın kapanmasına izin vermeyen kocaman dişlerimle, muhakkak tanışılması gereken biri gibi dolaşıyordum okulun kantininde... Kantin dediysem, üç beş masa ve çay ocağı gelmesin akla. Galeria mimarisi ile yükselen idari bilimler binasının tüm alt katını kaplayan, ortada içinde ilk zamanlar balıkların bile yaşadığı, uzunca bir süs havuzu ve etrafında dizili piknik masalarını andıran ahşap oturma yerleridir, kantin dediğim... Oturacak yer kalmayınca kaloriferlerin üzerine dizilen, duvar ve havuz kenarı arasındaki dar koridorda, gereğinden fazla yakın göz teması yapmak zorunda kaldığınız öğrencilerin önünden geçmek zorunda kalırdınız, bir uçtan bir uca gitmek için... İşte o dar koridordan hızlı ve uzun adımlarımla geçmeye çalışırken ayağıma çelmeyi takmıştı Şafak. Çocukluğumda sık sık düşmelerim yüzünden yere bu kadar sağlam basmayı öğretmeseydi abim bana, yuvarlanıp düşüverecektim onca öğrencinin önünde...
Ne oluyor, kim bu diye sertçe dönüp baktığımda, ince sakallarıyla kemikli yüzünü geniş göstermeye çalışan cılız, hatta çelimsiz ama bir o kadar sevimli bir şaşkınlıkla yüzüme bakıp merhaba diyen Şafakla tanıştım... Aynı şaşkınlığımı üzerimden atmama fırsat vermeden "sana bir fıkra anlatayım mı" dedi... Hayatımda gördüğüm en saçma tanışma şekliydi bu... Ama karşı koymadım. Şimdi hiç hatırlamadığım komik bir fıkra anlattı. Durmuş onu dinliyordum. Fıkra bittiğinde bir karşılık vermem gerektiğini farkettim ve ben de ona ilkokul yıllarından hafızamda kalan yine çok komik bir şiirle karşılık verdim... O tanışıklık, bir gruba dahil olma, zor zamanlarda yaslanılacak bir omuz ve iş hayatına atılan ilk adımlar anlamında önemli bir dönüm noktası oldu benim için. Şafak benim, kardeşim oldu, arkadaşım oldu, dostum oldu ve hatta babam oldu...
İnşaası devam eden kampüste, henüz tamamlanamayan yollar yüzünden, servis adı verilen, yağmurlu havalarda içinde şemsiyelerle oturmak zorunda kaldığımız ikinci dünya savaşından kalma otobüsler, ilerlemekte zorlandığı için çoğu zaman çamurlara bata çıka yürümek zorunda kalırdık.
Bu, Türkiye'nin resmi bir adetidir. İnşaatı, yolu, çevre düzenlemesi bitmeden binaların ordan oraya taşınması... Gençlere karşı her dönemde dinmemiş bir hınç yüzünden belki de, "nasıl olsa genç bunlar, başa çıkarlar, yürüsün deyyuslar!" mı demek istiyorlardı acaba?
En çok sinirime dokunan şey, özel arabalarıyla kampüse gelip giden öğrencilerin umursamazlığıydı. Gelirken ve hatta erken kararan akşamlarda, dönerken...
"Servisler" öğleden sonra saat 4 oldu mu, yok olurlardı ortadan. İlk zamanlar en son ders olan Almancayı aksatmayayım diye, tüm kampüsü yürüyüp, İzmir yolundan geçen şehirlerarası otobüslere otostop çektiğimi bile hatırlıyorum... Bir kişi de, arkadaşlar hepimiz şehire gidiyoruz, hadi gelin sizi de bırakalım demedi...
Bu yüzden, bir süre sonra saat 4 ten sonraki derslere girmez olmuştum. Almancayı böyle böyle unutma yoluna girdiğimi farketmeden...
Üzerimde cırtlak renkte bir pardesü aynı renkteki gözlük çerçevelerim ve ağzımın kapanmasına izin vermeyen kocaman dişlerimle, muhakkak tanışılması gereken biri gibi dolaşıyordum okulun kantininde... Kantin dediysem, üç beş masa ve çay ocağı gelmesin akla. Galeria mimarisi ile yükselen idari bilimler binasının tüm alt katını kaplayan, ortada içinde ilk zamanlar balıkların bile yaşadığı, uzunca bir süs havuzu ve etrafında dizili piknik masalarını andıran ahşap oturma yerleridir, kantin dediğim... Oturacak yer kalmayınca kaloriferlerin üzerine dizilen, duvar ve havuz kenarı arasındaki dar koridorda, gereğinden fazla yakın göz teması yapmak zorunda kaldığınız öğrencilerin önünden geçmek zorunda kalırdınız, bir uçtan bir uca gitmek için... İşte o dar koridordan hızlı ve uzun adımlarımla geçmeye çalışırken ayağıma çelmeyi takmıştı Şafak. Çocukluğumda sık sık düşmelerim yüzünden yere bu kadar sağlam basmayı öğretmeseydi abim bana, yuvarlanıp düşüverecektim onca öğrencinin önünde...
Ne oluyor, kim bu diye sertçe dönüp baktığımda, ince sakallarıyla kemikli yüzünü geniş göstermeye çalışan cılız, hatta çelimsiz ama bir o kadar sevimli bir şaşkınlıkla yüzüme bakıp merhaba diyen Şafakla tanıştım... Aynı şaşkınlığımı üzerimden atmama fırsat vermeden "sana bir fıkra anlatayım mı" dedi... Hayatımda gördüğüm en saçma tanışma şekliydi bu... Ama karşı koymadım. Şimdi hiç hatırlamadığım komik bir fıkra anlattı. Durmuş onu dinliyordum. Fıkra bittiğinde bir karşılık vermem gerektiğini farkettim ve ben de ona ilkokul yıllarından hafızamda kalan yine çok komik bir şiirle karşılık verdim... O tanışıklık, bir gruba dahil olma, zor zamanlarda yaslanılacak bir omuz ve iş hayatına atılan ilk adımlar anlamında önemli bir dönüm noktası oldu benim için. Şafak benim, kardeşim oldu, arkadaşım oldu, dostum oldu ve hatta babam oldu...
7 Nisan 2012 Cumartesi
Sayfa 25
... Sert geçerdi Bursa'nın kışları... Hele yurdun olduğu bölge! Fırtınanın çıkardığı çığlığa benzer sesler, çakan şimşeklerin pencerede gölgelenen ışıkları, yüksek duvarları üzerinde tel örgülerle güvenli hale getirilmiş binamızın haşmetini olduğundan daha büyük hale getirirdi... Ranzamın alt katında, minik bir kuş ürkekliğiyle uyumaya çalışan Şebnem, başını yorganından çıkarmaya cesaret edebildiği ilk anda bitiverirdi kulağımın dibinde... Adımı fısıldamaya çalışırken duyardım titrek sesini. "Korkuyorum"... Neden bilmem, ben hiç korkmuyordum bu fırtınalı gecelerden ve hayatın bana dayatacağı diğer bütün fırtınalı günlerden! Cesur olmak zorunda hissediyordum kendimi. Sığınacak bir başka ben olmadığı için belki de... Ya da, Şebnemin korkuyor olması güç veriyordu bana... Dedim ya, bütün kötülüklerden koruma içgüdüsü doğuruyordu insanda...
"Hadi gel" dememle ranzaya tırmanıp çıkar, yanıma uzanır ve onu ve korkularını sarmaladığımda dalıverirdi uykuya. O, küçük bir kız çocuğu ve ben de annesi gibiydik, hatta babası!.. Erken kararan akşamlarda yurda dönüş yolunun o malum minibüslerine yetişmeye çalışırken seslendikleri gibi bize...
"Gel abicim, gel abicim..."
Aynı zamanda, lise formasından kurtulup, dilediğim gibi giyinme özgürlüğümü elime almam demekti ya üniversite, sanırım en abartılısından seçiyordum kıyafetlerimi. Al Capon tarzı pardesüler giyer, fötr şapkalar takardım. Cırtlak mavi renkteki kocaman gözlüklerim de cabası... Karanlıkta ve uzaktan bakanın beni erkek sanması doğaldı yani... Abicim, abicim diye seslenen minibüslere yetişebilmek için, uzun bacaklarımla attğım kocaman kocaman adımlarıma koşturarak yetişmeye çalışan Şebnemi kıstırdığım gibi koltuğumun altına, korkusuzca görünerek geçerdik, Bursa gecelerinin içinden...
Artık ayrılmaz ikiliydik. Bölümlerimiz farklı ama, zamanlarımız hep bir aradaydı... Şebnemden başka koltuğumun altına sıkıştırdığım ve okul kantininde gerine gerine okuduğum Cumhuriyet gazetesi yüzünden dikkat çekmememiz imkansızdı elbette... Ali'nin Şebnem'i farketmesi de bundandı, kendisinin daha sonra itiraf ettiği gibi...
Yeni öğrenciler acemilikleriyle bir oraya bir buraya adapte olmaya çalışa dursun, biz büyük sınıflardan arkadaş edinmeye başlamıştık bile... Böylelikle okula dair her türlü tecrübeye, herkesten daha hızlı vakıf olabiliyorduk... Özellikle o yıl mezun olacak olan arkadaşların, başlarını ellerinin arasına alıp, işte bitiyor şimdi ne halt edeceğiz sızlanmaları ışık tutmuştu geleceğe ilişkin planlarımı şimdiden yapmam gerekliliğine... Eniştem sayesinde bağlanan TEV bursu ve annemin her ay gönderdiği paraya rağmen, derhal bir iş bulup aynı zamanda da çalışmalıydım ki, o arkadaşlar gibi mezun olduğumda tecrübesiz çaylak olarak atılmak zorunda kalmayayım hayata...
"Hadi gel" dememle ranzaya tırmanıp çıkar, yanıma uzanır ve onu ve korkularını sarmaladığımda dalıverirdi uykuya. O, küçük bir kız çocuğu ve ben de annesi gibiydik, hatta babası!.. Erken kararan akşamlarda yurda dönüş yolunun o malum minibüslerine yetişmeye çalışırken seslendikleri gibi bize...
"Gel abicim, gel abicim..."
Aynı zamanda, lise formasından kurtulup, dilediğim gibi giyinme özgürlüğümü elime almam demekti ya üniversite, sanırım en abartılısından seçiyordum kıyafetlerimi. Al Capon tarzı pardesüler giyer, fötr şapkalar takardım. Cırtlak mavi renkteki kocaman gözlüklerim de cabası... Karanlıkta ve uzaktan bakanın beni erkek sanması doğaldı yani... Abicim, abicim diye seslenen minibüslere yetişebilmek için, uzun bacaklarımla attğım kocaman kocaman adımlarıma koşturarak yetişmeye çalışan Şebnemi kıstırdığım gibi koltuğumun altına, korkusuzca görünerek geçerdik, Bursa gecelerinin içinden...
Artık ayrılmaz ikiliydik. Bölümlerimiz farklı ama, zamanlarımız hep bir aradaydı... Şebnemden başka koltuğumun altına sıkıştırdığım ve okul kantininde gerine gerine okuduğum Cumhuriyet gazetesi yüzünden dikkat çekmememiz imkansızdı elbette... Ali'nin Şebnem'i farketmesi de bundandı, kendisinin daha sonra itiraf ettiği gibi...
Yeni öğrenciler acemilikleriyle bir oraya bir buraya adapte olmaya çalışa dursun, biz büyük sınıflardan arkadaş edinmeye başlamıştık bile... Böylelikle okula dair her türlü tecrübeye, herkesten daha hızlı vakıf olabiliyorduk... Özellikle o yıl mezun olacak olan arkadaşların, başlarını ellerinin arasına alıp, işte bitiyor şimdi ne halt edeceğiz sızlanmaları ışık tutmuştu geleceğe ilişkin planlarımı şimdiden yapmam gerekliliğine... Eniştem sayesinde bağlanan TEV bursu ve annemin her ay gönderdiği paraya rağmen, derhal bir iş bulup aynı zamanda da çalışmalıydım ki, o arkadaşlar gibi mezun olduğumda tecrübesiz çaylak olarak atılmak zorunda kalmayayım hayata...
3 Nisan 2012 Salı
Sayfa 24
... Çeklerim yazıldığında çağırıldığım mahkemede, o gün gerçekleşen bir kanun değişikliği sayesinde hiç yargılanmamam gibi, ya da İgdaş'ın önüme koyduğu o acayip faturayı nasıl ödeyeceğim diye düşünürken, aynı gün kuruldan çıkan af kararında olduğu gibi, işte yine kayıtların kapanmasına üç gün kala, yani yine son anda, annemle birlikte Bursa otobüsündeyiz... Neyseki şehir dışından gelmemiz nedeniyle sıramız öne alınmış ve artık resmen üniversitenin öğrencisi olmayı başarabilmiştim...
Sıra kalacak yerimin ayarlanmasındaydı...
Şehir içinde pek meşhur olan yurtta, geç kalışımız nedeniyle yer bulamamıştık... Bize tavsiye edilen yurda gidebilmemiz için ise, hiç bilmediğimiz bir şehirde, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik neredeyse. Yol boyunca içinde bulunduğumuz minibüse binenler, inenler annemin göz süzgecinden nasibini alıyor ama bir türlü geçerli notu alamıyordu.. Ağzını bıçak açmadığına göre endişeliydi... Onyedi yaşında ama kendisi için hiç büyümeyecek minik kızını nerelere teslim edecekti? Şimdiye kadar dizinin dibinden hiç ayırmadığı bebeğini, kimbilir neler, kimler bekliyordu gitmeye çalıştığımız şehrin diğer ucunda...
Önümüzdeki dört yıl içinde yaşayabileceğim tüm olumsuzluklar tek tek annemin zihninden geçiyordu eminim... Yurda yaklaştığımızı, inenlerin yerine binen ve ellerindeki kitaplardan, kılık kıyafetlerine, öğrenci oldukları tepeden tırnağa belli olan gençleri görünce anlamıştık.
Şehrin epeyce dışında, etrafını çevreleyen tamirhane, gecekondu gibi yapıların arasında yükselen, geniş bahçesi içindeki iki binanın birinde kızların, diğerinde erkeklerin kaldığı, yeni ve modern görünüşlü bir yurttu burası... Kayıt odasına girdiğimizde sırada bekleyenlerin arasında gördüm onu ilk kez... Bundan sonraki hayatımda varlığından hep gurur duyduğum, yeni hayatımın ilk ama daimi arkadaşlığının, dostluğunun ve hatta kardeşliğinin göz göze değdiği o ilk anda... Oldukça uzun boylu olan babasının yanında, ürkekliğinden dolayı, olduğundan da küçük duran minyon ve zarif kız çocuğunun kocaman gözleriydi ilk dikkatimi çeken. Babası adının Şebnem olduğunu o anda öğrendiğim kızının kaydını bitirmiş ve annemle ayaküstü, çocuklarımızı allah bilir nereye teslim ediyoruz mihvalli bir konuşmaya dalmışlardı ki, sıra bize geldi.
Babamın olmayışı herhalde hayatımda ilk ve son kez bir işe yarayacaktı... Annem, yerlerinin kalmadığını söyleyen görevli hanıma, babamın olmadığını, böyle durumlarda bir ayrıcalığın olması gerektiğini, tek başına burada bırakamayacağı kızını eğer bir yere yerleştiremezse, alıp geri götürmek zorunda kalacağını anlatıyordu... Bir buçuk yılımı geçireceğim yurdun kayıt yapan memuresi, sonraki yıllarda bir daha hiç denk gelemeyeceğim bir hoşgörü ile, peki deyip kaydımı yaptı. İşte yine kaybedilip bulunmuş bir eşşek hikayesi...
O yurdun, bana kazandırdığı pek çok deneyim oldu. 40 x 200 cm lik çelik dolabın içine bütün gençlik heyecanlarımı sıkıştırabilmek, memleketin dört bir tarafından çok değişik alışkanlıkları ve kokuları ile gelen diğer kızlarla ortak bir dil yaratabilmek, belli bir saatten sonra acıkmamayı öğrenmek, elektrikli cezvelerde yapılan ve aynı zamanda su içtiğimiz kocaman kupalardaki kahve fallarına bakmak için hayal gücünü beslemek, sahip olduğum her şeyi paylaşmak, paylaşmayanın yalnız kalabileceğini görmek, kalabalıkta bile, önündeki kitaba konsantre olabilme yeteneğini geliştirmek gibi pek çok şey... Ama hiç biri Şebnemi hayatıma kazandırmasından daha önemli değildi... Her şeye endişeyle bakan gözlerinin altındaki, gülünce, inci gibi sıralı dişlerini bütünüyle açıkta bırakan kocaman ağzından öyle bir ışık yayılırdı ki yüzüne, dünyanın tüm kötülüklerinden korumak isterdiniz onu... Sanki dünyada artık birbirimizden başka bizi koruyacak hiç kimse kalmamış gibi sarılmıştık birbirimize, ilk günden itibaren. Öyle zarif, öyle ürkekti ki, ona zarar gelmesinden duyduğum korkuydu belki de, beni olduğumdan daha cevval bir genç kız olarak değişmeye iten...
Sıra kalacak yerimin ayarlanmasındaydı...
Şehir içinde pek meşhur olan yurtta, geç kalışımız nedeniyle yer bulamamıştık... Bize tavsiye edilen yurda gidebilmemiz için ise, hiç bilmediğimiz bir şehirde, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik neredeyse. Yol boyunca içinde bulunduğumuz minibüse binenler, inenler annemin göz süzgecinden nasibini alıyor ama bir türlü geçerli notu alamıyordu.. Ağzını bıçak açmadığına göre endişeliydi... Onyedi yaşında ama kendisi için hiç büyümeyecek minik kızını nerelere teslim edecekti? Şimdiye kadar dizinin dibinden hiç ayırmadığı bebeğini, kimbilir neler, kimler bekliyordu gitmeye çalıştığımız şehrin diğer ucunda...
Önümüzdeki dört yıl içinde yaşayabileceğim tüm olumsuzluklar tek tek annemin zihninden geçiyordu eminim... Yurda yaklaştığımızı, inenlerin yerine binen ve ellerindeki kitaplardan, kılık kıyafetlerine, öğrenci oldukları tepeden tırnağa belli olan gençleri görünce anlamıştık.
Şehrin epeyce dışında, etrafını çevreleyen tamirhane, gecekondu gibi yapıların arasında yükselen, geniş bahçesi içindeki iki binanın birinde kızların, diğerinde erkeklerin kaldığı, yeni ve modern görünüşlü bir yurttu burası... Kayıt odasına girdiğimizde sırada bekleyenlerin arasında gördüm onu ilk kez... Bundan sonraki hayatımda varlığından hep gurur duyduğum, yeni hayatımın ilk ama daimi arkadaşlığının, dostluğunun ve hatta kardeşliğinin göz göze değdiği o ilk anda... Oldukça uzun boylu olan babasının yanında, ürkekliğinden dolayı, olduğundan da küçük duran minyon ve zarif kız çocuğunun kocaman gözleriydi ilk dikkatimi çeken. Babası adının Şebnem olduğunu o anda öğrendiğim kızının kaydını bitirmiş ve annemle ayaküstü, çocuklarımızı allah bilir nereye teslim ediyoruz mihvalli bir konuşmaya dalmışlardı ki, sıra bize geldi.
Babamın olmayışı herhalde hayatımda ilk ve son kez bir işe yarayacaktı... Annem, yerlerinin kalmadığını söyleyen görevli hanıma, babamın olmadığını, böyle durumlarda bir ayrıcalığın olması gerektiğini, tek başına burada bırakamayacağı kızını eğer bir yere yerleştiremezse, alıp geri götürmek zorunda kalacağını anlatıyordu... Bir buçuk yılımı geçireceğim yurdun kayıt yapan memuresi, sonraki yıllarda bir daha hiç denk gelemeyeceğim bir hoşgörü ile, peki deyip kaydımı yaptı. İşte yine kaybedilip bulunmuş bir eşşek hikayesi...
O yurdun, bana kazandırdığı pek çok deneyim oldu. 40 x 200 cm lik çelik dolabın içine bütün gençlik heyecanlarımı sıkıştırabilmek, memleketin dört bir tarafından çok değişik alışkanlıkları ve kokuları ile gelen diğer kızlarla ortak bir dil yaratabilmek, belli bir saatten sonra acıkmamayı öğrenmek, elektrikli cezvelerde yapılan ve aynı zamanda su içtiğimiz kocaman kupalardaki kahve fallarına bakmak için hayal gücünü beslemek, sahip olduğum her şeyi paylaşmak, paylaşmayanın yalnız kalabileceğini görmek, kalabalıkta bile, önündeki kitaba konsantre olabilme yeteneğini geliştirmek gibi pek çok şey... Ama hiç biri Şebnemi hayatıma kazandırmasından daha önemli değildi... Her şeye endişeyle bakan gözlerinin altındaki, gülünce, inci gibi sıralı dişlerini bütünüyle açıkta bırakan kocaman ağzından öyle bir ışık yayılırdı ki yüzüne, dünyanın tüm kötülüklerinden korumak isterdiniz onu... Sanki dünyada artık birbirimizden başka bizi koruyacak hiç kimse kalmamış gibi sarılmıştık birbirimize, ilk günden itibaren. Öyle zarif, öyle ürkekti ki, ona zarar gelmesinden duyduğum korkuydu belki de, beni olduğumdan daha cevval bir genç kız olarak değişmeye iten...
1 Nisan 2012 Pazar
Sayfa 23
... Önce biraz nasihat, sonra "kısmet" tevekkülü filan derken, tatil için ablamın ailesinin yanında olduğum Çınarcık'a geç gelen gazeteler yüzünden, sonuçtan ne kadar emin olsam da haberi almaya çalıştığım telefon kulübesinde titriyordum...
Evet, işte olmuştu... Artık "ben" olabilmek için, yol açılmış, oldukça yüksek bir puanla sadece üniversiteyi kazanmakla kalmayıp, kendime ait bir hayatı sahneleyeceğim tiyatro için vizemi de almıştım!..
Her türlü prosüdürü tamamlamak için tek başıma bir o yana bir bu yana koşturarak, gidişimi hızlandırmaya çalışıyordum... Ama en önemlisi, hayatım boyunca hiç bir zaman ilgi duymadığım kimya dersinden geçebilmem için öğretmenler kurulu kararını beklemekti. Öğrenmeye bu kadar meraklı biri olarak, bu dersi hiç sevmeyişimin asıl nedeni, bence zaten dersi kendisi de sevmeyen Mürvet öğretmendi. Her zaman yorgun, bıkkın, herhangi bir şeye gülebilme yeteneğini yıllar önce kaybetmiş olduğu, ders sırasında sürekli uyuklayan halinden belliydi. İnsan bir şeyi eğer kendisi de sevmiyorsa başka birine nasıl sevdirebilirdi ki... Sevmedim, sevemedim ve o dersten son sınıfta nihayet çaktım! Ama üniversiteyi kazanmış olmam, okulun dikkate alması gereken bir konu olduğundan öğretmenler kurulunda bire karşı sekiz oyla mezun olmam onaylandı. Tüm hazırlıklarımı tamamlamış olduğum üniversite kaydımı yapabilmek için kalan son üç günde... Neden böyle oluyordu bilmiyorum. Her türlü işim hep son ana kadar bekliyor, ama sonra muhakkak oluyordu... Doğumumdan beri bu böyleydi. Ölü doğmuştum ben! O zamanın tıbbi şartlarına göre iyi sayılabilir bir hastanede, ilgisini esirgemeyeceğinden emin olduğumuz aile doktorumuz Ali amcanın eline teslim edilmişti annem. Her ortama uyum sağlayabilen ben, annemin karnında ters durduğum için, az daha kaybetmek üzere oldukları annemi kurtarmak için çekip almışlar beni. Boğulmuşum... Nabız yok, kalp atışı yok... "maalesef kaybettik yengehanım, "kız"mış da üstelik"... İki erkek çocuktan sonra, halalarımın annelerine gösterdiği ihtimama gıpta ettiği için, isteye isteye, karar verilmiş doğumuma. Daha doğuma epey zaman varkenden ilan etmiş babam eşe dosta, kızımız geliyor diye... Her doğan çocuğun cinsiyetinin sürpriz olduğu yıllarda, "ayol nerden biliyorsun kız olduğunu" diye işvelenen anneme, "biliyorum, biliyorum ben" dermiş, o anda ameliyathanede yaşananlardan habersiz olan babam...
Bir kenara attığı cansız bedenim öylece dururken ortalık yerde, hastasıyla ilgilenen doktor Ali amcanın arkasından, yarı baygın haliyle izlemiş annem olan biteni...
Bir ebe hemşire girmiş tesadüfen ameliyathaneye. Beni alıp evirmiş, çevirmiş. Sonra içeriden birkaç ince boru getirip, sokuşturmuş ağzımdan burnumdan. Çekip çekip, tükürüyormuş, kenarları lacivert, içi beyaz çinko kaseye.
Bir süre sonra, ameliyathane, "yaşıyor doktor!" çığlıklarıyla inlemiş... Ne doktor Ali amca, ne annem, ne de diğerleri inanamamış benden çıkan ıngaa nidalarına... Bir sevinç alaborası sarmış sedyenin etrafını. Ali amca, bütün hastaneyi dolaştırmış beni göstermek için. "Vallahi ne nabzı vardı, ne de kalbi atıyordu, ölüydü resmen, bakın bakın mucize çocuk bu"...
İşte böyle, dünyaya geldiğim ilk andan itibaren allah bana eşşeğimi önce kaybettirdi, sonra buldurdu. Sevdiği kuluna yaparmış bir rivayete göre. Buna bir de ben inanabilsem!...
Evet, işte olmuştu... Artık "ben" olabilmek için, yol açılmış, oldukça yüksek bir puanla sadece üniversiteyi kazanmakla kalmayıp, kendime ait bir hayatı sahneleyeceğim tiyatro için vizemi de almıştım!..
Her türlü prosüdürü tamamlamak için tek başıma bir o yana bir bu yana koşturarak, gidişimi hızlandırmaya çalışıyordum... Ama en önemlisi, hayatım boyunca hiç bir zaman ilgi duymadığım kimya dersinden geçebilmem için öğretmenler kurulu kararını beklemekti. Öğrenmeye bu kadar meraklı biri olarak, bu dersi hiç sevmeyişimin asıl nedeni, bence zaten dersi kendisi de sevmeyen Mürvet öğretmendi. Her zaman yorgun, bıkkın, herhangi bir şeye gülebilme yeteneğini yıllar önce kaybetmiş olduğu, ders sırasında sürekli uyuklayan halinden belliydi. İnsan bir şeyi eğer kendisi de sevmiyorsa başka birine nasıl sevdirebilirdi ki... Sevmedim, sevemedim ve o dersten son sınıfta nihayet çaktım! Ama üniversiteyi kazanmış olmam, okulun dikkate alması gereken bir konu olduğundan öğretmenler kurulunda bire karşı sekiz oyla mezun olmam onaylandı. Tüm hazırlıklarımı tamamlamış olduğum üniversite kaydımı yapabilmek için kalan son üç günde... Neden böyle oluyordu bilmiyorum. Her türlü işim hep son ana kadar bekliyor, ama sonra muhakkak oluyordu... Doğumumdan beri bu böyleydi. Ölü doğmuştum ben! O zamanın tıbbi şartlarına göre iyi sayılabilir bir hastanede, ilgisini esirgemeyeceğinden emin olduğumuz aile doktorumuz Ali amcanın eline teslim edilmişti annem. Her ortama uyum sağlayabilen ben, annemin karnında ters durduğum için, az daha kaybetmek üzere oldukları annemi kurtarmak için çekip almışlar beni. Boğulmuşum... Nabız yok, kalp atışı yok... "maalesef kaybettik yengehanım, "kız"mış da üstelik"... İki erkek çocuktan sonra, halalarımın annelerine gösterdiği ihtimama gıpta ettiği için, isteye isteye, karar verilmiş doğumuma. Daha doğuma epey zaman varkenden ilan etmiş babam eşe dosta, kızımız geliyor diye... Her doğan çocuğun cinsiyetinin sürpriz olduğu yıllarda, "ayol nerden biliyorsun kız olduğunu" diye işvelenen anneme, "biliyorum, biliyorum ben" dermiş, o anda ameliyathanede yaşananlardan habersiz olan babam...
Bir kenara attığı cansız bedenim öylece dururken ortalık yerde, hastasıyla ilgilenen doktor Ali amcanın arkasından, yarı baygın haliyle izlemiş annem olan biteni...
Bir ebe hemşire girmiş tesadüfen ameliyathaneye. Beni alıp evirmiş, çevirmiş. Sonra içeriden birkaç ince boru getirip, sokuşturmuş ağzımdan burnumdan. Çekip çekip, tükürüyormuş, kenarları lacivert, içi beyaz çinko kaseye.
Bir süre sonra, ameliyathane, "yaşıyor doktor!" çığlıklarıyla inlemiş... Ne doktor Ali amca, ne annem, ne de diğerleri inanamamış benden çıkan ıngaa nidalarına... Bir sevinç alaborası sarmış sedyenin etrafını. Ali amca, bütün hastaneyi dolaştırmış beni göstermek için. "Vallahi ne nabzı vardı, ne de kalbi atıyordu, ölüydü resmen, bakın bakın mucize çocuk bu"...
İşte böyle, dünyaya geldiğim ilk andan itibaren allah bana eşşeğimi önce kaybettirdi, sonra buldurdu. Sevdiği kuluna yaparmış bir rivayete göre. Buna bir de ben inanabilsem!...
29 Mart 2012 Perşembe
Sayfa 22
... İşte vakit gelip çatmıştı. Artık lise ve ona bağımlı hayat bitiyor, kulağıma zaman zaman fısıldanan, "yakında üniversiteye başlayacaksın, özgür olacaksın" cümlesiyle vaad edilen günler yaklaşıyordu... Lise biterken tökezlediğim, hayatım boyunca hiç bir zaman ilgi duymadığım tek ders olan kimya yüzünden stresli bir kaç gün geçirmiş olsam da, ilk kez, kendi irademle aldığım kararın bilinmeyen sonuçları beni gerçekten heyecanlandırıyordu... Pek tabii olarak annem ve ailedeki herkes, İstanbul'da bir okulu kazanacağımı ve annemin dizinin dibinde, yine sabah dualarla uğurlanıp, akşam sevdiğim yemeklerle karşılannacağımı düşünüyordu. Oysa ben, biran önce kendime ait bir hayatı yakalamak üzere, tıpkı nereye gittiğini bilmeden binilmiş bir otobüste, camdan dışarıyı seyrederken gördüğü herşey karşısında hayretlere düşen bir yolcu gibi sadece gitmek istiyordum... Cesur ama cahil bir tavuk gibi çitten atlamayı istiyor ama çiftliğin etrafından çok da uzaklaşmayı göze alamıyordum. Sanki İstanbul dışında üniversitesi olan tek şehir orası imiş gibi, ağabeylerimin de mezun olduğu Bursa'ya gitmeyi şimdilik sadece hayal ediyordum... İlkokula başladığım ilk günden, liseden mezun olduğum son güne kadar hiç kimse, ne derslerime herhangi bir yardımda bulunmuş, ne de aldığım bir nota itiraz etmişti. Neredeyse kendi kendime okumuş, kendi kendime mezun olmuştum. Doğal olarak üniversite için önceden doldurduğum okul seçme listesine bakmak da, kimsenin aklına gelmemişti. Fakat bu listenin onbirinci sırasına Bursa Uludağ Üniversitesini yazdığımı itiraf ettiğimde, ev halkı büyük galeyana gelmiş ve zinhar şehir dışı bir okula gitmemem konusunda yoğun baskı altına almıştı beni. Özellikle küçük ağabeyim annem tarafından görevlendirildiği çok belli bir şekilde, şehir dışında yalnız bir hayatın zorlukları konusunda, kısa ve öz bir konuşma da yaptı benimle. Özetle "Yapamazsın" diyordu. Her zamanki gibi, söz dinleyen uysal bir kız çocuğu olarak, isteklerine boyun eğdiğimi hissettirmiştim onlara. Aslında o gün, sınavın başlamasını beklerken oturduğum okul sırasından dışarı baktığım ve içimin büyük bir gitme ateşiyle yandığı o ana kadar kendim de buna ikna olmuştum... Zaten mevcut bilgimle onbirinci sıraya gelene kadar yukarı sıralardaki herhangi bir İstanbul okuluna girmemem işten bile değildi. İşte başlıyorduk! Okunmuş pirinçlerim cebimde, suyum, şekerim, kalemlerim, silgim, velhasıl her türlü teçhizatımla, geleceğim için en dik yokuştan aşağıya salıvermek üzereydim kendimi. Sorular dağıtılmış, sınav başlamıştı. Bir bir soruları yaparken, annemin sınav tecrübesi edinmem için gönderdiği 15 günlük hızlandırılmış kursta öğretildiği gibi, bir yandan da puanlarımı hesap etmeyi ihmal etmiyordum. Puanım yeterli bir seviyeye gelince durdum, kalemimi bıraktım ve daha fazla soru işaretlemeden belki de verdiğim karardan dönebilirim korkusuyla sınav kağıdımı teslim ettim gözlemci hanıma. Yüzüne şöyle bir baktım. Sonra şüpheli bakışlarına emin bir göz kırpmasıyla karşılık verip, "seni de geçmişimde bırakıyorum" dercesine, hafifçe gülümseyerek onunla da vedalaştım. Sınav yerine gelmem için bana eşlik eden büyük ağabeyim ve nişanlısı, okulun bahçe duvarına oturmuş bekliyorlardı. Derin bir nefes alıp, yanlarına gittim. Ağabeyim beni o kadar erken beklemiyordu ki karşısında görünce telaşlanıp bir sorun mu var diye sorabildi kocama açtığı gözleriyle... "nasıl geçti?"
Bildik sükunetim yanıbaşımdaydı yine... "İyiydi, Bursa'ya gidiyorum"...
Bildik sükunetim yanıbaşımdaydı yine... "İyiydi, Bursa'ya gidiyorum"...
27 Mart 2012 Salı
Sayfa 21
... Gönende yaşadığımız yıllarda yaz tatillerini genellikle amcamın yazlığında geçirirdim. Yengemin bana pek iyi davrandığını hatırlamıyorum ama o zamanlarda kötü olmanın bile bir düsturu vardı sanırım. Aynı yaşta olduğumuz oğluyla aramıza daima bir mesafe koyar, ona gösterdiği özeni benden esirgerdi. Gerçi amcamın evde olduğu saatler bir başkaydı tabi. Halbuki gayet eğitimli, bilgili, bir o kadar da görgülü bir kadındı ama doğal olarak ben onun ölmüş kayınbiraderinin üstlerine yük görünen çocuklarından biriydim sadece... Hepimiz yengemin tavrının altında yatan sinsi telaşın farkındaydık ve buna göre hoşgörülü davranırdık ona... Yani yaz tatili denince Denizkent, yengem ve amcamın akşamları zorla içirdiği vitaminleri anımsarım hep... Yıllar içinde bu durumdan artık büyüyen ağabeylerim de sıkılmış olmalıydı ki, o yaz ailece Avşa Adası'nda tatil yapma kararı almıştık. Büyük ağabeyim ve arkadaşı kalacak yer ayarlamak için önceden gitmişler, bütün yaz boş durmamak için de çalışma kararı almışlardı. Arkadaşıyla birlikte çarçabuk açtıkları manava da benim adımı vermişlerdi. Sürekli o tatilin hayalini kuruyordum. Avşa hiç bilmediğim bir yer olduğundan kendimce olması gerektiği gibi kurguluyordum kafamda. Geniş bir kumsal, ılık bir deniz, tepede daima güneş ve renkli kıyafetleri içinde sahilde turlayan insanlar... Benim okulum kapanır kapanmaz tam 3 aylığına gidecektik adaya. Annem herşeyi hazırlamıştı. Teneke teneke yağlar, zeytinler, uzun süre dayanabilecek ne varsa alınıp depolanmıştı. Yola çıkmaya hazırdık neredeyse. İlk kez çekirdek ailemize ait bir tatil olacaktı bu. Annem gitmeden önce, büyükbabamı ziyaret etmek istedi. Nitekim anneannem İzmir'de yaşayan teyzeme gitmiş, büyükbabamı evde yalnız bırakmıştı. Anneannem tuhaf bir kadındı. Kendinden başkasını düşünmeyen, büyükbabamın torunlarına harçlık yapması için verdiği paralarla yeni elbiseler, eve eşyalar almayı tercih eden bencil biriydi. Çok varlıklı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya gelmiş, kendisinin bile hatırlamadığı bir nedenle ailesini reddetmiş, devlet memuru olan büyükbabamla evlenip, yedi çocuk sahibi olunca yaşadığı hayata kendisini hiç ait hissetmemiş bir kadın...Bir kere bile bir torununu kucağına alıp okşadığı görülmemişti anneannemin. Sevgisiz bir o kadar da ilgisiz olan anneannem, sadece kendisini taşıdığı İzmir ziyaretine giderken yaşı epeyce ilerlemiş olan büyükbabamı arkasında tek başına bırakmaktan kaçınmamıştı işte... Annem evlerine vardığında açılmayan kapıdan şüphelenerek, konu komşuya sormuştu babasını. İki katlı bir binanın üst katında oturuyorlardı. Ali amcanın ışığı dün geceden beri yanıyor denmesiyle telaşlanan annem, hemen bir merdiven bulup dayamıştı arka bahçeye bakan açık pencerenin pervazına. İçeriye girdiğinde karşılaştığı, şişmiş, neredeyse kokmaya yüz tutmuş cansız beden, annem için hayatta güvendiği iki erkekten birini daha kaybetmek ve yetim kalmak, bizim için ise Avşa tatilinin bir başka yaza ertelenmesi demekti. O bir başka yaz bir daha hiç gelmedi... Üzerinden otuz sene geçmesine rağmen, ne Avşa'ya bir kez olsun gidebilmek, ne de ailece tatil yapmak mümkün olabildi...
26 Mart 2012 Pazartesi
Sayfa 20
... Annemin tavrı, hiç de ağabeyimin duygusal tepkisine eş değildi... O, kızının ana yoldan ayırılıp tali yoldan patikalara sapacağı, oradan da sonu uçuruma varan belirsiz kavşaklardan, sürülmemiş tarlalarda kaybolacağı telaşıyla, sorgu suale başlamıştı. Kimdi, neyin nesiydi? Nerden tanıyordum? "Beni nasıl ayartmıştı?"....
Elbette, onu kendim ayarlamış olduğumu asla itiraf etmedim. Hatta, elime verilmiş bu fırsatı iyi değerlendirip, peşimden onun koştuğu hikayesini bile yazdım!
Çok utanıyorum! İnsan ilk aşkı için kendini, annesinin ağzından çıkan alevlere atamıyorsa, bir daha hiç atamayacak demektir... İşte ilk vicdan azabım!
Annem soluğu derhal, onların evinde aldı. Arkasından koşturup, köşede olanları izlemeye koyuldum. Kapılarını çaldı ve annesi olduğunu bildiğim hanıma birşeyler söyledi. Konuşmaları duyamıyordum ama giriş kapılarını kaplayan sarmaşığın dalları arasında annesinin utanmış yüzünü seçebiliyordum... O utandıkça ben kızarıyordum sanki... Eve geri dönerken, sakin ve görevini yapmış anne edasıyla mırıldanırken anlattığına göre annem, eski insanlara has bir nezaketle annesine, oğlunun kızının peşini bırakması konusunda telkinler vermişti. "Benim kızım henüz 15 yaşında, okuyacak o, bu işler için henüz çok küçük" gibi şeylerdi bunlar. Bir sonraki gün ona verdiğim mektup, neredeyse annemin ağızıyla yazılmış gibiydi...
Bir daha hiç buluşmadık. Hatta gördüğümüz yerde yollarımızı değiştirdik. Mesela şimdi onunla karşılaşmak ve tıpkı bu yazıda yaptığım gibi günah çıkarmak isterdim doğrusu...
Bu konu evimizde bir daha hiç konuşulmadı. Annemin gözü üzerimdeydi. Ama böyle olunca bilirsiniz, herşey daha bir cezbedici hal alıyor. Lise ikinci sınıftaydım. Sadece yasak olduğu için okulu kırdım bir gün! Yapacak hiçbir şey bulamamıştık. Üsküdar'da bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp, zaman öldürüyorduk ki, karşı kaldırımda annemle göz göze geldik. Arkadaşlarım ve ben olduğumuz yerde çakılıp kalmıştık. Annem, yeni bir hayal kırıklığı ile üç adımda geçti bizim olduğumuz tarafa. Napıyorsun? diye sorabildi, soğuktan ve kızgınlıktan büzüşmüş dudaklarıyla. "Hiç, arkadaşlarımla dolaşıyorduk" gibi mesnetsiz bir cevap yeterli gelmedi elbette, okul saatinde sokakta yakalandığım anneme... "Arkadaş" ne demek, en iyi o bilirdi. Arkadaş, insanı yasak şeyler yapmaya değil, iyiliğe sevk eden kişi demekti. Bu durumda yanımdakilere arkadaşım dememe içerlemiş olmalıydı ki, önemsiz bir nesneyi, hatta bir paçavrayı işaret edercesine, başıyla yanımdakileri göstererek "arkadaşım dediklerin, bunlar mı?" dedi... Yine çok utanmıştım. Annemin peşi sıra otobüs durağına doğru yüyürken, bir daha asla böyle bir şey olmayacağına söz verdiysem de, tutamadım... Ertesi yıl, artık mezuniyete pek az bir zaman kalmışken, bu kez gerçek bir nedenle okulu bir kez daha kırdım... Annem ne kadar onaylamasa da ben, arkadaşlarımı seviyordum. Onlarla okul dışında birşeyler yapmanın özlemi içimi kavuruyordu. On yedi yaşımdaydım ve annem, o yıllarda ortalığı kasıp kavuran Rocky efsanesinin bizim yaşımızdakilerde yarattığı etkiyi bilemezdi. Beşiktaşlı Metin'e olan hayranlığım dışında, genç kızlığa özgü bir davranış ipucu yoktu elinde. Sadece derslerimi ve bir süre sonra gireceğim üniversite sınavını düşünmekten başka ne işim olabilirdi ki benim. Bu yüzden ev işlerinde bile yardım talep etmezdi benden. Mezun olduğumda yumurta haşlamayı bile bilmiyordum bu yüzden... Rocky 4 filmini arkadaşlarımla kaçak göçek seyredip çıkmayı başarmıştık ama, annemin haberdar olmamasını yine sağlayamamıştım. Yaptığım hiç bir şey annem yüzünden sır olarak kalamıyordu...
Elbette, onu kendim ayarlamış olduğumu asla itiraf etmedim. Hatta, elime verilmiş bu fırsatı iyi değerlendirip, peşimden onun koştuğu hikayesini bile yazdım!
Çok utanıyorum! İnsan ilk aşkı için kendini, annesinin ağzından çıkan alevlere atamıyorsa, bir daha hiç atamayacak demektir... İşte ilk vicdan azabım!
Annem soluğu derhal, onların evinde aldı. Arkasından koşturup, köşede olanları izlemeye koyuldum. Kapılarını çaldı ve annesi olduğunu bildiğim hanıma birşeyler söyledi. Konuşmaları duyamıyordum ama giriş kapılarını kaplayan sarmaşığın dalları arasında annesinin utanmış yüzünü seçebiliyordum... O utandıkça ben kızarıyordum sanki... Eve geri dönerken, sakin ve görevini yapmış anne edasıyla mırıldanırken anlattığına göre annem, eski insanlara has bir nezaketle annesine, oğlunun kızının peşini bırakması konusunda telkinler vermişti. "Benim kızım henüz 15 yaşında, okuyacak o, bu işler için henüz çok küçük" gibi şeylerdi bunlar. Bir sonraki gün ona verdiğim mektup, neredeyse annemin ağızıyla yazılmış gibiydi...
Bir daha hiç buluşmadık. Hatta gördüğümüz yerde yollarımızı değiştirdik. Mesela şimdi onunla karşılaşmak ve tıpkı bu yazıda yaptığım gibi günah çıkarmak isterdim doğrusu...
Bu konu evimizde bir daha hiç konuşulmadı. Annemin gözü üzerimdeydi. Ama böyle olunca bilirsiniz, herşey daha bir cezbedici hal alıyor. Lise ikinci sınıftaydım. Sadece yasak olduğu için okulu kırdım bir gün! Yapacak hiçbir şey bulamamıştık. Üsküdar'da bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp, zaman öldürüyorduk ki, karşı kaldırımda annemle göz göze geldik. Arkadaşlarım ve ben olduğumuz yerde çakılıp kalmıştık. Annem, yeni bir hayal kırıklığı ile üç adımda geçti bizim olduğumuz tarafa. Napıyorsun? diye sorabildi, soğuktan ve kızgınlıktan büzüşmüş dudaklarıyla. "Hiç, arkadaşlarımla dolaşıyorduk" gibi mesnetsiz bir cevap yeterli gelmedi elbette, okul saatinde sokakta yakalandığım anneme... "Arkadaş" ne demek, en iyi o bilirdi. Arkadaş, insanı yasak şeyler yapmaya değil, iyiliğe sevk eden kişi demekti. Bu durumda yanımdakilere arkadaşım dememe içerlemiş olmalıydı ki, önemsiz bir nesneyi, hatta bir paçavrayı işaret edercesine, başıyla yanımdakileri göstererek "arkadaşım dediklerin, bunlar mı?" dedi... Yine çok utanmıştım. Annemin peşi sıra otobüs durağına doğru yüyürken, bir daha asla böyle bir şey olmayacağına söz verdiysem de, tutamadım... Ertesi yıl, artık mezuniyete pek az bir zaman kalmışken, bu kez gerçek bir nedenle okulu bir kez daha kırdım... Annem ne kadar onaylamasa da ben, arkadaşlarımı seviyordum. Onlarla okul dışında birşeyler yapmanın özlemi içimi kavuruyordu. On yedi yaşımdaydım ve annem, o yıllarda ortalığı kasıp kavuran Rocky efsanesinin bizim yaşımızdakilerde yarattığı etkiyi bilemezdi. Beşiktaşlı Metin'e olan hayranlığım dışında, genç kızlığa özgü bir davranış ipucu yoktu elinde. Sadece derslerimi ve bir süre sonra gireceğim üniversite sınavını düşünmekten başka ne işim olabilirdi ki benim. Bu yüzden ev işlerinde bile yardım talep etmezdi benden. Mezun olduğumda yumurta haşlamayı bile bilmiyordum bu yüzden... Rocky 4 filmini arkadaşlarımla kaçak göçek seyredip çıkmayı başarmıştık ama, annemin haberdar olmamasını yine sağlayamamıştım. Yaptığım hiç bir şey annem yüzünden sır olarak kalamıyordu...
20 Mart 2012 Salı
Sayfa 19
...Bütün arkadaşlarımın abi dediği ilk aşkım, Kadıköy'de bir teknik lisenin son sınıfında okuyormuş. Her sabah okulumun olduğu semte giden otobüse binmek için çıktığım yokuşu tırmanırken, beni görüyormuş. Kaç kez bana adımla seslenmek istemiş ama, mahalleden görenler yanlış anlar diye yapamamış. Ama artık dayanamamış... Bunları bana yine aynı yokuşu ertesi sabah birlikte tırmanırken anlattı... Kızarmış, bir şey diyememiştim. Akşamüstü okul dönüşünde beni bekleyeceği köşeyi işaret ederek, geç kalma dedi...
Ondan sonraki her sabah, sokaklarımızın kesiştiği köşede buluşuyor, birbirimize geceden yazdığımız mektuplarımızı veriyor, sonra da arkamızı dönerek ters istikamette giden otobüslerimize biniyorduk... İlk duraktan son durağa kadar, kaç kez okuduğumu hatırlamadığım, ama neredeyse ezberlediğim mektupları, özenle katlayıp, en kalın kitabım olan PSSC Fiziğinin arasında saklıyordum. Bunlar benim karşı cinsle olan ilk yakın temasımdı... Çok kıymetliydi... Akşam üstü yine aynı köşede buluşup, yavaş ama çevreden görmeleri ihtimaline karşı ürkek adımlarla, yan yana yürüyerek uzun sohbetler ederdik. Hiç bitmesini istemediğim dakikalar sonunda, "eyvah eve geç kaldım" paniğim, doğru dürüst bir vedaya mahal bırakmazdı... Bu eve geç kalma korkusu, taaa dokuz yaşımdan beri yerleşmiş bir telaştır bende. Küçük yerlerde eve giriş saati olan akşam ezanını, arkadaşımın evinde oynarken duymadığım için, annemden yediğim tokadın, yanağımdaki izidir belki de...
Yine böyle bir akşamüstü eve gerçekten çok ama çok geç kalmışım. Kalmışım diyorum, çünkü saatin hiç farkında değildim. Annem, önce okulu aramış, saatler önce çıktığımı öğrenip, böyle bir nedeni asla tahmin edemeyeceği için, kaza, kaçırılma gibi felaketler ihtimalinin verdiği hezeyanla yollara düşmüştü... Saati farkedip eve dönerken duyduğum korku mu, yoksa, kapıyı açan annemin merak, yorgunluk, öfke karışımı yüzü mü beni bu kadar bitkin düşürmüştü ayırt etmem mümkün değil. İşte ilk yalanımı söylemeye hazırdım. Ama o kadar yorgundum ki... Yalanın ipucu da tam buradaydı... Uzun süren bir basketbol antrenmanı, gerçeğe en yakın yalanım oldu... Cep telefonlarının icat edilmediği dönemler, aynı zamanda ikna olmaya müptela olduğumuz yıllarmış meğer... Annem kolayca inanmış, başıma bir şey gelmemiş olmasının sevinciyle, unutuvermişti sorması gereken diğer detayları. İlk vartayı böylece atlatmıştım. Ta ki, düzen tutkunu büyük ağabeyimin, dağınık duran dolabımı görünce gösterdiği, olağandışı öfkeli tepkisine kadar...
Küçük ağabeyim, Bursa'dan ziyarete gelmiş, salondaki kanepede yemekten sonra eline aldığı sazını tıngırdatıyordu. Hepimiz salondaydık. Büyük ağabeyim heyecanla anneme bir şeyler anlatıyor, içeriden açık televizyonun sesi geliyordu. Her şeyin normal göründüğü bir anda, bir şey almak için, kapağı oturduğumuz alana bakan kitap dolabımı açtım... Açmamla ağabeyimin, annemle konuşmayı bırakıp, hışımla yerinden zıpladığını ve "ne bu dağınıklık, senin gibi bir genç kıza yakışıyor mu?" diye haykırmaya başladığını gördüm. Şaşkındım, onu hiç bu kadar sinirli görmemiştim. "Şu hale bak, derhal düzelt burayı" diyerek bağırıyordu. "Abi yapma" dememe fırsat kalmadan, elini bütün kitaplarımı kavrayacak şekilde dolabıma soktu ve hepsini birden fırlatıp yere attı. Salonu boydan boya kaplayan, annemin her hafta çamaşır sularıyla yıkadığı için sakız gibi saçaklarına basmamızın yasak olduğu, pek kıymetli el dokuması halımızın orta yerine saçılmıştı herşey. Dolapta ne varsa! Kitaplar, defterler, kalemler ve bir takım renkli kağıtlara yazılmış mektuplar...
O an, zaman durdu, sesler durdu herkes durdu. Bir tek küçük ağabeyim saz çalmaya devam etti...
Ağabeyim yavaş hareketlerle yere eğildi ve mektuplardan birine uzandı. Hemen anlamıştı. Çünkü kendisi de bir zamanlar aşk mektupları yazan bir adamdı... Ne bunlar diye sormadı bile. Sadece sessizce, kim bu? diyebildi... Benim gevelemeye çalıştıklarımı bile dinlemeden, arkasını dönüp odasına gitti... Az önceki öfke fırtınasına tutulmuş adamdan eser kalmamıştı, ağlıyordu... Hayır, kızmamıştı, aksine üzgün görünüyordu... Yanına gittik annemle. Sanırım annem, "ben sana sonra soracağım" diyordu içinden...
Ağabeyim bir taraftan ağlıyor bir taraftan, "ben senin abinim, sen böyle bir şey yaşıyorsun da neden benim haberim yok" diyerek sitem ediyordu bana... Az önce öfkesine şaşırdığım ağabeyim, beni o duygudan bu duyguya savuruyordu... Ben mi onu tanımıyordum, o mu değişiyordu? Özür dilemekten başka çarem yoktu. Nitekim ona bir söz verdim ve bu yaşıma kadar da bu sözümü tuttum. Artık herşeyden haberi olacaktı. Anlamıştım, ağabeyim babamız olmak istiyordu!...
Ondan sonraki her sabah, sokaklarımızın kesiştiği köşede buluşuyor, birbirimize geceden yazdığımız mektuplarımızı veriyor, sonra da arkamızı dönerek ters istikamette giden otobüslerimize biniyorduk... İlk duraktan son durağa kadar, kaç kez okuduğumu hatırlamadığım, ama neredeyse ezberlediğim mektupları, özenle katlayıp, en kalın kitabım olan PSSC Fiziğinin arasında saklıyordum. Bunlar benim karşı cinsle olan ilk yakın temasımdı... Çok kıymetliydi... Akşam üstü yine aynı köşede buluşup, yavaş ama çevreden görmeleri ihtimaline karşı ürkek adımlarla, yan yana yürüyerek uzun sohbetler ederdik. Hiç bitmesini istemediğim dakikalar sonunda, "eyvah eve geç kaldım" paniğim, doğru dürüst bir vedaya mahal bırakmazdı... Bu eve geç kalma korkusu, taaa dokuz yaşımdan beri yerleşmiş bir telaştır bende. Küçük yerlerde eve giriş saati olan akşam ezanını, arkadaşımın evinde oynarken duymadığım için, annemden yediğim tokadın, yanağımdaki izidir belki de...
Yine böyle bir akşamüstü eve gerçekten çok ama çok geç kalmışım. Kalmışım diyorum, çünkü saatin hiç farkında değildim. Annem, önce okulu aramış, saatler önce çıktığımı öğrenip, böyle bir nedeni asla tahmin edemeyeceği için, kaza, kaçırılma gibi felaketler ihtimalinin verdiği hezeyanla yollara düşmüştü... Saati farkedip eve dönerken duyduğum korku mu, yoksa, kapıyı açan annemin merak, yorgunluk, öfke karışımı yüzü mü beni bu kadar bitkin düşürmüştü ayırt etmem mümkün değil. İşte ilk yalanımı söylemeye hazırdım. Ama o kadar yorgundum ki... Yalanın ipucu da tam buradaydı... Uzun süren bir basketbol antrenmanı, gerçeğe en yakın yalanım oldu... Cep telefonlarının icat edilmediği dönemler, aynı zamanda ikna olmaya müptela olduğumuz yıllarmış meğer... Annem kolayca inanmış, başıma bir şey gelmemiş olmasının sevinciyle, unutuvermişti sorması gereken diğer detayları. İlk vartayı böylece atlatmıştım. Ta ki, düzen tutkunu büyük ağabeyimin, dağınık duran dolabımı görünce gösterdiği, olağandışı öfkeli tepkisine kadar...
Küçük ağabeyim, Bursa'dan ziyarete gelmiş, salondaki kanepede yemekten sonra eline aldığı sazını tıngırdatıyordu. Hepimiz salondaydık. Büyük ağabeyim heyecanla anneme bir şeyler anlatıyor, içeriden açık televizyonun sesi geliyordu. Her şeyin normal göründüğü bir anda, bir şey almak için, kapağı oturduğumuz alana bakan kitap dolabımı açtım... Açmamla ağabeyimin, annemle konuşmayı bırakıp, hışımla yerinden zıpladığını ve "ne bu dağınıklık, senin gibi bir genç kıza yakışıyor mu?" diye haykırmaya başladığını gördüm. Şaşkındım, onu hiç bu kadar sinirli görmemiştim. "Şu hale bak, derhal düzelt burayı" diyerek bağırıyordu. "Abi yapma" dememe fırsat kalmadan, elini bütün kitaplarımı kavrayacak şekilde dolabıma soktu ve hepsini birden fırlatıp yere attı. Salonu boydan boya kaplayan, annemin her hafta çamaşır sularıyla yıkadığı için sakız gibi saçaklarına basmamızın yasak olduğu, pek kıymetli el dokuması halımızın orta yerine saçılmıştı herşey. Dolapta ne varsa! Kitaplar, defterler, kalemler ve bir takım renkli kağıtlara yazılmış mektuplar...
O an, zaman durdu, sesler durdu herkes durdu. Bir tek küçük ağabeyim saz çalmaya devam etti...
Ağabeyim yavaş hareketlerle yere eğildi ve mektuplardan birine uzandı. Hemen anlamıştı. Çünkü kendisi de bir zamanlar aşk mektupları yazan bir adamdı... Ne bunlar diye sormadı bile. Sadece sessizce, kim bu? diyebildi... Benim gevelemeye çalıştıklarımı bile dinlemeden, arkasını dönüp odasına gitti... Az önceki öfke fırtınasına tutulmuş adamdan eser kalmamıştı, ağlıyordu... Hayır, kızmamıştı, aksine üzgün görünüyordu... Yanına gittik annemle. Sanırım annem, "ben sana sonra soracağım" diyordu içinden...
Ağabeyim bir taraftan ağlıyor bir taraftan, "ben senin abinim, sen böyle bir şey yaşıyorsun da neden benim haberim yok" diyerek sitem ediyordu bana... Az önce öfkesine şaşırdığım ağabeyim, beni o duygudan bu duyguya savuruyordu... Ben mi onu tanımıyordum, o mu değişiyordu? Özür dilemekten başka çarem yoktu. Nitekim ona bir söz verdim ve bu yaşıma kadar da bu sözümü tuttum. Artık herşeyden haberi olacaktı. Anlamıştım, ağabeyim babamız olmak istiyordu!...
17 Mart 2012 Cumartesi
Sayfa 18
...O okulda beni en çok etkileyen sanırım müzik öğretmenimizdi. Elimde saç fırçası İlhan İrem şarkılarını sanki bir sahneden seyircilerime söyler gibi yaptığım yıllar çok geride kalmıştı ve ben aslında şarkı söyleyebildiğimi bile bilmiyordum. O, sadece bir öğretmen değil, gerçek bir müzisyendi. İsmi Fuat Niksarlı. Adını yıllığıma bakmadan hatırlayabildiğim tek öğretmen! Sınıfın en dip köşelerinden gelen detone sesi anında tespit edebilen, çok iyi keman, kanun ve piyano çalabilen, müfredat nedir tanımayan, sınav ve not takdiği herkesten farklı olan, çok esprili bir adamdı. Daha sonra üniversite yıllarımda para kazanmamı bile sağlayacak olan müzik altyapımı hazırlayan, kurduğu korolarda şarkı söyleterek ilk sahne deneyimimi yaşatan bir öğretmen... Kapıdan hızlı adımlarla girer, piyanonun başına oturur, adeta kendinden geçerek Türk marşını çalarak başlardı derse. Sonra içerideki kilitli odada titizlikle sakladığı müzik aletlerini tek tek çalarak iyi müziğe yontardı bizi. Müzik odasının baş köşesinde yer alan piyanoya dokunmamız elbette yasaktı. Ama teneffüs aralarında gizli gizli kapağını kaldırıp tuşlarına dokunmaya çalışmanın verdiği haz yıllarca parmaklarımdan gitmedi...
Bir taraftan onbir yaşımda, o zamanlar televizyonun fenomen dizisi Beyaz Gölge'den etkilenerek başladığım basketbola, okul takımında devam ediyor, bir yandan, Fuat Hocanın kurduğu, hem Türk Sanat müziği, hem de Çok Sesli Klasik Müzik korosunda şarkı söylüyordum. Hentbol takımında oynayan arkadaşımın maçlarında amigo olmak da faaliyetlerimden bir başkasıydı. Dedim ya, bir süre sonra, her taşın altından çıkan bir öğrenci olmuştum. Dersler de fena değildi hani. Arka sırayı paylaştığım canım arkadaşım Banu ile zaman zaman kapıldığımız gülme krizleri, arka arkaya oturduğumuz grup arkadaşlarımızla hazırladığımız kumpaslarla yarattığımız eğlenceler de başarımıza gölge düşürmüyordu. Hem haylaz hem başarılı olunabiliniyordu pekala...
Ama bütün bu enerji okul kapısından girince başlıyor, eve dönüş otobüsünde bitiyordu. Artık bir genç kız oluyordum ve daha fazla şeyi arzuluyordum. Daha fazla özgürlük...
Oysa annem, okul içindeki faaliyetlerim ve Gönen ve İstanbul arasındaki eğitim düzeyi farklılığından kaynaklanan, geri kaldığım matematik dersi için giittiğim kurs dışında, arkadaşlarımla hiç bir sosyal faaliyete katılmama izin vermiyordu... Okul dışındaki tüm sosyal hayatım annemin de tanıdığı insanlar arasında geçiyordu. İstanbul'a taşınırken "uymamı" kesinlikle yasakladığı teyzemin kızı ve arkadaşları da bu gruba dahildi. Çaresizce uydum...
Hepsi, sanki sadece biran önce ailesi ve onların çevresinden kurtulmaya çalışan kızlar ve onların erkek arkadaşlarıydı. Erkek arkadaş, sevgili, çıkmak gibi terimler, hayatıma dahil olmaya başlamıştı işte. Her ergen gibi ben da karşı cins münasebetlerini merakla dinliyor, konulara dahil olmak için, benim de bir sevgilim olması gerektiğini düşünüyordum. Çevremde görebildiğim tek aday, komşularımızdan birinin oğluydu... Mahalle arkadaşlarımızla lafladığımız, kıkırdaştığımız, teyzemin, incir ağacıyla gölgelenmiş, yola hizalı bahçesinde oturduğumuz bir akşamüstü ilk kez gördüm onu. Yaşı bizden büyük olduğu belli bir ciddiyetle geçiyordu sokaktan. Üstünde bir okula ait olduğu çok da anlaşılamayan takım elbisesi, eliyle belinin hizasında kavradığı kitaplarıyla, sağa sola hiç bakmadan öylece yürüyüp geçmişti önümüzden... Evinin bahçesine varıncaya kadar arkasından süzdüm onu. Yakışıklılığı, kıyafetine gösterdiği özen ve mahalleden kimseyle muhatap olmayışındaki kibir çok dikkat çekiciydi doğrusu... O günden sonra O'nunla göz göze gelebilmek için elimden ne geliyorsa yaptım. Bakkala gitse, bir bahane yaratıp ben de gidiyordum mesela. Ama ne yaptıysam bir türlü dikkatini çekmeyi başaramamıştım. Ta ki, birgün, mahallenin dört yol ağzındaki bir duvarda oturmuş çekirdek yiyip, gazoz içerken gülüştüğümüz bir sırada, ensemde yabancı bir solukla birlikte, "merhaba gençler" dediğini duyana kadar, ses tonunu bile bilmiyordum onun...
Bir taraftan onbir yaşımda, o zamanlar televizyonun fenomen dizisi Beyaz Gölge'den etkilenerek başladığım basketbola, okul takımında devam ediyor, bir yandan, Fuat Hocanın kurduğu, hem Türk Sanat müziği, hem de Çok Sesli Klasik Müzik korosunda şarkı söylüyordum. Hentbol takımında oynayan arkadaşımın maçlarında amigo olmak da faaliyetlerimden bir başkasıydı. Dedim ya, bir süre sonra, her taşın altından çıkan bir öğrenci olmuştum. Dersler de fena değildi hani. Arka sırayı paylaştığım canım arkadaşım Banu ile zaman zaman kapıldığımız gülme krizleri, arka arkaya oturduğumuz grup arkadaşlarımızla hazırladığımız kumpaslarla yarattığımız eğlenceler de başarımıza gölge düşürmüyordu. Hem haylaz hem başarılı olunabiliniyordu pekala...
Ama bütün bu enerji okul kapısından girince başlıyor, eve dönüş otobüsünde bitiyordu. Artık bir genç kız oluyordum ve daha fazla şeyi arzuluyordum. Daha fazla özgürlük...
Oysa annem, okul içindeki faaliyetlerim ve Gönen ve İstanbul arasındaki eğitim düzeyi farklılığından kaynaklanan, geri kaldığım matematik dersi için giittiğim kurs dışında, arkadaşlarımla hiç bir sosyal faaliyete katılmama izin vermiyordu... Okul dışındaki tüm sosyal hayatım annemin de tanıdığı insanlar arasında geçiyordu. İstanbul'a taşınırken "uymamı" kesinlikle yasakladığı teyzemin kızı ve arkadaşları da bu gruba dahildi. Çaresizce uydum...
Hepsi, sanki sadece biran önce ailesi ve onların çevresinden kurtulmaya çalışan kızlar ve onların erkek arkadaşlarıydı. Erkek arkadaş, sevgili, çıkmak gibi terimler, hayatıma dahil olmaya başlamıştı işte. Her ergen gibi ben da karşı cins münasebetlerini merakla dinliyor, konulara dahil olmak için, benim de bir sevgilim olması gerektiğini düşünüyordum. Çevremde görebildiğim tek aday, komşularımızdan birinin oğluydu... Mahalle arkadaşlarımızla lafladığımız, kıkırdaştığımız, teyzemin, incir ağacıyla gölgelenmiş, yola hizalı bahçesinde oturduğumuz bir akşamüstü ilk kez gördüm onu. Yaşı bizden büyük olduğu belli bir ciddiyetle geçiyordu sokaktan. Üstünde bir okula ait olduğu çok da anlaşılamayan takım elbisesi, eliyle belinin hizasında kavradığı kitaplarıyla, sağa sola hiç bakmadan öylece yürüyüp geçmişti önümüzden... Evinin bahçesine varıncaya kadar arkasından süzdüm onu. Yakışıklılığı, kıyafetine gösterdiği özen ve mahalleden kimseyle muhatap olmayışındaki kibir çok dikkat çekiciydi doğrusu... O günden sonra O'nunla göz göze gelebilmek için elimden ne geliyorsa yaptım. Bakkala gitse, bir bahane yaratıp ben de gidiyordum mesela. Ama ne yaptıysam bir türlü dikkatini çekmeyi başaramamıştım. Ta ki, birgün, mahallenin dört yol ağzındaki bir duvarda oturmuş çekirdek yiyip, gazoz içerken gülüştüğümüz bir sırada, ensemde yabancı bir solukla birlikte, "merhaba gençler" dediğini duyana kadar, ses tonunu bile bilmiyordum onun...
Sayfa 17
... İstanbul'da ilk yazımızı bana okul arayışı içinde geçirdik. Amcam "sayesinde" Almanca okumak zorunda olduğum orta okul yıllarım çok parlak geçmişti. Okul dördüncüsü ünvanımın yanısıra, şahsıma düzenlenmiş bir takım başarı belgeleri koltuğumuzun altında tüm çevre okullara başvurduysak da, bir türlü beni kaydedecek bir okul bulamadık! Semt ve adres kavramına alışmamız gerekiyordu. Her semt kendi adresine kayıtlı çocukları okutma zorunluluğu, yaşadığımız yerdeki okulların Almanca eğitim vermiyor oluşu, üstelik kayıt tarihlerinin son bulmasına az bir zaman kalışı, annemi oldukça endişelendirmişti... Nihayet bir gün, elinde dosyam, yüzünde çaresizliğin verdiği yorgunluk ve halledilememiş bir işin sıkıntısıyla yürüyen annem, yolda bir tanıdığına rast gelmişti. O tanıdığın eşliğindeki öğretmen arkadaşıydı işte hızır! Sonradan annemin iyi ahbap olacağı bu kişinin vasıtasıyla kaydım, kayıtların bitimine üç gün kala Üsküdar Kız Lisesi'ne yaptırılabilmişti. Ama ne tesadüf! Yıllar önce burnum kanadığı için çıkmak zorunda kaldığım parasız yatılı okulu sınavlarında eğer kazansaydım okuyacağım okulun öğrencisiydim artık... Gönende okuduğum okullarda çocukların hepsi, aynı kasabanın, birbirine yakın evlerinde hemen hemen aynı şartlarda yaşayan, aynı çarşıdan alışveriş eden, aynı sinemaya giden, çamaşırları gerçekten aynı güneşin altında kuruyan, annelerinin birbirini tanıdığı, bildik kasabalıydı işte. Yani aslında herkes birbirine bir şekilde benziyordu.
Ama bu okul farklıydı. Birbirinden hem statü, hem yaşam koşulları, hem muhit, hem de tip olarak bu kadar farklı insanları tanıdığım ilk yerdi burası. Okula başladığım ilk gün, işte bu farklılığın içinden sıyrılıp çıkmak gerektiğini farkettim.
Her dersin öğretmeni öğrencilerini tek tek tanımak istiyordu. Bana sıra gelince, gururla ayağa kalkar ve şöyle derdim: "Adım şu, Balıkesir'in Gönen ilçesinden geldim." Bu cümle 3 yıl boyunca formama yapışmış olmasına, hatta yıllığımda bile yer almasına rağmen, kasabalı olma ezikliğini hiç bir zaman yaşamadım.
Özellikle edebiyata olan ilgim, aileden kazandığım okuma alışkanlığım, ansiklopedik bilgilere olan merakım, sınıfta bir yıldız gibi parlamama neden oluyordu. Sorulan her tuhaf sorunun bende mutlaka bir yanıtı vardı. O çekingen, içine kapanık çocuk gitmiş, yerine her taşın altından çıkan bir deli-kanlı genç kız gelmişti...
O yıla kadar ağabeyimin "mıyık" dediği bana, birşeyler oldu! Sanki sihirli bir değnek değdi ve dilim, beynim, vücudumda onca yıl biriktirdiğim enerji birden bire ortaya çıktı...
Boyum yüzünden en arkada oturuyor olsam da, ben konuşurken herkesin arkasına dönerek bakmak zorunda kalışından gizli bir mutluluk duyar oldum. Bu yüzden bazen hiç bir fikrim olmasa bile, konuşmak için el kaldırdığımı hatırlıyorum...
Kısa sürede bir grubum olmuştu. Hepsini hala özlemle hatırladığım altı kişilik bir grup. Artık herşeyi birlike yapıyorduk. Tamamı kız çocuğu olan bu grupta öğrendim, kızlara dair bilmediğimi farkettiğim bir sürü şeyi. Ama bilmediğimi hiç farkettirmeden...
Ama bu okul farklıydı. Birbirinden hem statü, hem yaşam koşulları, hem muhit, hem de tip olarak bu kadar farklı insanları tanıdığım ilk yerdi burası. Okula başladığım ilk gün, işte bu farklılığın içinden sıyrılıp çıkmak gerektiğini farkettim.
Her dersin öğretmeni öğrencilerini tek tek tanımak istiyordu. Bana sıra gelince, gururla ayağa kalkar ve şöyle derdim: "Adım şu, Balıkesir'in Gönen ilçesinden geldim." Bu cümle 3 yıl boyunca formama yapışmış olmasına, hatta yıllığımda bile yer almasına rağmen, kasabalı olma ezikliğini hiç bir zaman yaşamadım.
Özellikle edebiyata olan ilgim, aileden kazandığım okuma alışkanlığım, ansiklopedik bilgilere olan merakım, sınıfta bir yıldız gibi parlamama neden oluyordu. Sorulan her tuhaf sorunun bende mutlaka bir yanıtı vardı. O çekingen, içine kapanık çocuk gitmiş, yerine her taşın altından çıkan bir deli-kanlı genç kız gelmişti...
O yıla kadar ağabeyimin "mıyık" dediği bana, birşeyler oldu! Sanki sihirli bir değnek değdi ve dilim, beynim, vücudumda onca yıl biriktirdiğim enerji birden bire ortaya çıktı...
Boyum yüzünden en arkada oturuyor olsam da, ben konuşurken herkesin arkasına dönerek bakmak zorunda kalışından gizli bir mutluluk duyar oldum. Bu yüzden bazen hiç bir fikrim olmasa bile, konuşmak için el kaldırdığımı hatırlıyorum...
Kısa sürede bir grubum olmuştu. Hepsini hala özlemle hatırladığım altı kişilik bir grup. Artık herşeyi birlike yapıyorduk. Tamamı kız çocuğu olan bu grupta öğrendim, kızlara dair bilmediğimi farkettiğim bir sürü şeyi. Ama bilmediğimi hiç farkettirmeden...
15 Mart 2012 Perşembe
Sayfa 16
...Şimdi yetmişüç yaşında olan annem, 30 sene önce kapıcısından, özel hiç bir istekte bulunmadığı gibi, bugün, artık çok yaşlanan bacaklarına rağmen, kar demeden, yağmur demeden yürümeyi göze alıp, yine hiç bir talepte bulunmadan sürdürüyor hayatını...
Hatırlıyorum, Gönen'in kenar mahallelerinde yaşayan ailelerin, kocası sürekli cezaevinde olan kadınlarından biri vardı. Zaman zaman, halı yıkamak gibi annemin bazı işlerine yardımcı olmak için bize gelirdi. İsmi Cazibeydi... İsminin tam aksine, uzun boyu, bacaklarının taşımakta güçlük çektiği yürüyüşünden belli olan iri vücudu, bunun tam tersi küçücük, o vücuda sonradan alalade kondurulmuş gibi duran başına, şöyle bir doladığı rengarenk eşarpları, yaz kış giydiği çiçekli şalvarı ve lastik pabuçlarıyla, şen şakrak esmer vatandaşımızdı bizim o. Gönen'de "çingene" kelimesi çok ayıp karşılanan ve asla kullanılmayan bir sıfattır. Çok küçük yaşlarından itibaren içinde oldukları müziğe, her birinin ayrı bir kabiliyeti olan, bahçe çapalamadan, badana boyaya, mahalle düğünlerinde çalgı çalıp, çengi olmaya kadar, her türlü işe koşulan esmer vatandaşlardı onlar... Annemin deyişine göre, çok da temiz insanlardı... Gönen'in meşhur kaplıca banyolarına her hafta gittiğimizde, mutlaka onlara da rastlamak mümkündü... Anneme göre temizlik, her hafta banyoya gelmelerinin yanısıra, çalıp çırpmayan, hak yemeyen, demekle de eş anlamlıdır.
Evet, Cazibe Hanım bize yardıma gelirdi ama, kelimenin tam anlamıyla yardım! Yani, annem bir kenarda oturup kadının işini yapmasını seyredemez, mutlaka birlikte kotarırlardı ne yapılacaksa... Tıpkı şimdi olduğu gibi. Standart manzara şöyle; temizlik için çağırılan kadın kahvaltısını edip, kahvesini yudumlayadursun, yetmiş küsür yaşındaki annem, elinde toz bezi tozları alıyor. Napıyorsun diye sormayın, alacağınız cevap belli: "Aaaa olur mu, her işi kadıncağız nasıl yapsın, yardım etmek lazım, ayıp!" Kırk senedir, aynı hamam, aynı tas! Eminim bu manzara pek çoğumuz için yabancı değildir.
İşte Cazibe Hanım, bize ne zaman bir iş için gelse, annem onu eli kolu dolu geri gönderirdi... Artık evde onun işine yarayacak ne bulursa. Yine öyle bir gündü...
Cazibe hanım işini bitirmiş, kocaman kalçasını gizleyemeyen çiçekli şalvarını savura savura mahallemizden ayrılıyordu. Kaldırıma oturmuş, sırtına yük yaptığı bohçası ve annemin verdiği ıvır zıvırla gidişini izliyordum. Köşeyi dönüp kayboluşunun üstünden henüz iki saat geçmişti ki, acı haberi taa bizim mahalleye kadar ulaştı... Cazibe Hanımın heybetli vücudu, beş kurşunla serilebilmişti yere. Cesedinin yanısıra dağılmış ıvır zıvır eşyasıyla...Sebep, kan davası!
Acısı koca bir kaya gibi oturmuştu evimize. Kan davası O'nu hayatımızdan söküp attı ama, birer yaş aralıklı üç küçük çocuğunun boylu boyunca çamura yatmış annelerinin cansız bedenine sarılıp ağladıkları hayalini, çocuk aklımdan bir türlü çıkarıp atamadım...
Hatırlıyorum, Gönen'in kenar mahallelerinde yaşayan ailelerin, kocası sürekli cezaevinde olan kadınlarından biri vardı. Zaman zaman, halı yıkamak gibi annemin bazı işlerine yardımcı olmak için bize gelirdi. İsmi Cazibeydi... İsminin tam aksine, uzun boyu, bacaklarının taşımakta güçlük çektiği yürüyüşünden belli olan iri vücudu, bunun tam tersi küçücük, o vücuda sonradan alalade kondurulmuş gibi duran başına, şöyle bir doladığı rengarenk eşarpları, yaz kış giydiği çiçekli şalvarı ve lastik pabuçlarıyla, şen şakrak esmer vatandaşımızdı bizim o. Gönen'de "çingene" kelimesi çok ayıp karşılanan ve asla kullanılmayan bir sıfattır. Çok küçük yaşlarından itibaren içinde oldukları müziğe, her birinin ayrı bir kabiliyeti olan, bahçe çapalamadan, badana boyaya, mahalle düğünlerinde çalgı çalıp, çengi olmaya kadar, her türlü işe koşulan esmer vatandaşlardı onlar... Annemin deyişine göre, çok da temiz insanlardı... Gönen'in meşhur kaplıca banyolarına her hafta gittiğimizde, mutlaka onlara da rastlamak mümkündü... Anneme göre temizlik, her hafta banyoya gelmelerinin yanısıra, çalıp çırpmayan, hak yemeyen, demekle de eş anlamlıdır.
Evet, Cazibe Hanım bize yardıma gelirdi ama, kelimenin tam anlamıyla yardım! Yani, annem bir kenarda oturup kadının işini yapmasını seyredemez, mutlaka birlikte kotarırlardı ne yapılacaksa... Tıpkı şimdi olduğu gibi. Standart manzara şöyle; temizlik için çağırılan kadın kahvaltısını edip, kahvesini yudumlayadursun, yetmiş küsür yaşındaki annem, elinde toz bezi tozları alıyor. Napıyorsun diye sormayın, alacağınız cevap belli: "Aaaa olur mu, her işi kadıncağız nasıl yapsın, yardım etmek lazım, ayıp!" Kırk senedir, aynı hamam, aynı tas! Eminim bu manzara pek çoğumuz için yabancı değildir.
İşte Cazibe Hanım, bize ne zaman bir iş için gelse, annem onu eli kolu dolu geri gönderirdi... Artık evde onun işine yarayacak ne bulursa. Yine öyle bir gündü...
Cazibe hanım işini bitirmiş, kocaman kalçasını gizleyemeyen çiçekli şalvarını savura savura mahallemizden ayrılıyordu. Kaldırıma oturmuş, sırtına yük yaptığı bohçası ve annemin verdiği ıvır zıvırla gidişini izliyordum. Köşeyi dönüp kayboluşunun üstünden henüz iki saat geçmişti ki, acı haberi taa bizim mahalleye kadar ulaştı... Cazibe Hanımın heybetli vücudu, beş kurşunla serilebilmişti yere. Cesedinin yanısıra dağılmış ıvır zıvır eşyasıyla...Sebep, kan davası!
Acısı koca bir kaya gibi oturmuştu evimize. Kan davası O'nu hayatımızdan söküp attı ama, birer yaş aralıklı üç küçük çocuğunun boylu boyunca çamura yatmış annelerinin cansız bedenine sarılıp ağladıkları hayalini, çocuk aklımdan bir türlü çıkarıp atamadım...
13 Mart 2012 Salı
Sayfa 15
İstanbul gerçekten çok büyüktü… Ziyaret amaçlı geldiğimiz birkaç seferde bunu farketmemiş olmam da ilginçti hani! Ben şimdi yolumu kaybetmeden okula nasıl gidip gelecektim? En büyük korkum bu olmuştu. Ya otobüslerin numaralarını birbirine karıştırırsam? Ya evin yolunu bulamazsam? Okula gitmek için , uzunca bir yolu yürüyerek geçtikten sonra çıktığım ana caddeden, otobüse binmek zorundaydım çünkü… Ondört yaşındaki bir kız çocuğu için İstanbul bundan daha büyük tehlikeler barındırıyordu elbette … Ama annemin koruyucu ve kollayıcı baskısı, hayatıma öyle bir duvar örmüştü ki, bana hiçbir tehlikenin yaklaşması mümkün değildi sanki… Okul arkadaşlarımla bırakın sinemaya, müzeye bile gitmek annem için olası bir tehlikye yaklaşmam demek oluyordu ki, bunlara liseyi bitirene kadar neredeyse hiç izin vermedi. Zaten gizli gizli sınırı biraz aşmayı ne zaman denesem, mutlaka ona yakalanırdım… Liseyi bitirene kadar sadece iki kere okulu kırmayı denesem de, ikisinde de anneme yakalanma talihsizliğini yaşadım…
Gönenden ayrılmadan önce benden aldığı söz ve verdiği bütün talimatlar aklımdaydı ama, eh ben de büyüyordum artık. Kanım kaynıyor, meraklarım artıyordu. Ergenlik yaşlarının kimi zaman hırçın, kimi zaman romantik rüzgarları benim başımda da esecekti er ya da geç…
Neyseki, “geçici” bir süre için burdaydık… İlk üç yılımızı, hep evimize, Bandırma’ya geri dönüş hayaline inanarak geçirdik …
Ben anlamıştım, ağabeyim zaten buralı olmuştu bile. Oysa annemin, içinde oturmanın hiç mümkün olamadığı Bandırmadaki evine bir daha hiç dönemeyeceğini ve İstanbul adlı çukurdan bir daha asla çıkamayacağını anlaması tam onsekiz yılını aldı…
Onsekiz yıl kiracısı olduğumuz bu ev, aslında ağabeyimin bekar oturacağı hesaba katılarak tutulmuş bir evdi. O bakımdan çok da özenli bir ev sayılmazdı. Hatta, Bandırmadaki evimiz için alınmış yepyeni eşyalar bu evde biraz sırıtıyor gibiydi de… Geniş bir salonu olmasına rağmen, iki odalı oluşunun faturasını yine evin küçüğü olarak ben ödemek zorundaydım… 14 yaşımdaydım ve hala kendime ait bir odam olamamıştı… Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” adlı kitabını kitapçıda görür görmez sarılışım, ağabeyimin İstanbul’da tanıştığı ilk kızla evlenmek isteyişini, canı gönülden destekleyişim, biraz da bundandı…
Koşuyolu’nun parmakla sayılacak kadar az olan sitelerinden birindeydi evimiz. Henüz alışveriş merkezlerinin, konak adı verilen lüks konutların yapılmadığı, bir banka şubesi, bir tüpçü, bir pastane, bir postaneden ibaret küçük bir çarşısı vardı. O zamanlar etrafı yeşil arazilerle çevrili, iki katlı müstakil evlerinde emekli hayatlarının sürüldüğü sakin bir yerdi Koşuyolu… Şimdi milyon dolarlara satılan o iki katlı müstakil evlere dönüp bakmazdık bile. Zaten öyle bir yerden kurtulup gelmemiş miydik? Apartmanda oturma hayali tüm çocukluğumuzun düşü değil miydi? Üstelik artık ekmek almak için annemin baygınlık geçirmesine de gerek yoktu. Artık bir kapıcımız vardı…
10 Mart 2012 Cumartesi
Sayfa 14
...Hep meraklı bir çocuk oldum. Çok az konuşur, bolca dinler ve okurdum... Okumak aileden gelen bir alışkanlıktı... Evimizin her zaman bir kütüphanesi olagelmişti. Babamın maaşı ve sosyal güvencesinin dışında bıraktığı tek mirastı kütüphane... Hayat Ansiklopedisini anımsayanlar ne değerli bir hazine olduğunu bilirler. Roman, hikaye, gazete ne bulursam okurdum ama en çok da ansiklopedi.
Belki eprimiş sarı sayfalarını çevirirken içime çektiğim kokusunu sevdiğim, belki de bir zamanlar babamın, tek tek fasiküllerini biriktirip, bordo üzerine altın yaldızlı ciltlettirdiği, kısaca, O dokunmuş olduğu için, gözüme kutsal bir esermiş gibi göründüğü için...
Babama ait eşyalar, fotoğraflar göz önünde durmazdı pek. Annemin hatırlamamak, hatırlatmamak için ortadan kaldırdığını bilirdik. İstanbul'a taşınmamız esnasında meydana çıktı pek çok kişisel eşyası. Kaytan bıyıklarıyla hepsi birbirine benzeyen çalışma arkadaşlarıyla, saat kulesi önünde çekilmiş bir fotoğrafı, deri kayışlı Omega marka saati, muhtar çakmağı diye adlandırılan taşlı çakmağı -ki hala yanıyordu- ve annemle evlilik cüzdanları...
Babam ve anıları yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. Genellikle içki içilen yılbaşı gibi özel geceler, O'na ait anıların anlatılmasının getirdiği gözyaşı ve hüzünle son bulurdu... Daha önce söylediğim gibi, büyük ağabeyim çok duygusal bir adamdı. Babamı da en büyük olarak en çok o hatırlardı. Biraz çakırkeyf olunca, başlardı anlatmaya. Bir yandan anlatır, bir yandan neredeyse hüngür hüngür ağlardı. Ben o zamanlar henüz değil ama, ağabeyim bilirdi, babam yaşasaydı, bambaşka bir hayatımızın olacağını... Annem ise, "amaaaan, bırakın şimdi bunları, sen sabah nasıl kalkacaksın?" diye çıkışarak dağıtırdı bu hüzün bulutlarını...
Küçük ağabeyim daha beş yaşımdayken bana mıyık lakabını takmıştı. Hiç konuşmadığım, sorulmazsa cevap vermediğim için, bir de oyuncaksız, hayali oyunlar oynadığım için olsa gerek... Halbuki ben anlatılanlara açtım, dinlemekti bütün yaptığım. Elbette bunun analizini şimdi yapabiliyorum. Hiç hatırlamadığım, hatırladıklarımı da tamamen uydurduğumu bildiğim bir adamdı babam... Dinlemek O'nu yanıma getiriyor, olmayan anılarımı varmış gibi yapıyordu... Hep bu soruyu sordum yıllarca kendi kendime ve samimimyetine inandığım insanlara. Babayı, birikmiş anılarıyla mı kaybetmek daha iyi, yoksa, hiç hatırlamamak mı?...
Sayfa 13
... İstikamet İstanbul! Büyük ağabeyim için eniştem tarafından İstanbul' da ayarlanan iş, hiç kimsenin rededemeyeceği kadar iyi bir işti başlangıç için. Üstelik İstanbul o kadar da yabancı bir memleket değildi. Yazları Gönen'de yaşayan en küçük halam, eşi çok büyük bir bankanın o zamanki söylenişiyle umum müdürü olan ortanca halam, ünlü bir gazetecinin babasıyla ikinci evliliğini yapmış olan büyük halam, ve annemin beş kız kardeşinden ikisi olan teyzelerim, zaten İstanbul'da yaşıyordu...
Ağabeyim geçici olarak teyzelerimden birinin yanında kalmaya devam ederken, annem de halamın yardımıyla ona bir ev tutmak için İstanbul'a gitti. 13 yaşımı henüz bitirdiğim yıldı. Bandırmadaki evimize yerleşmek için annemin dönüşünü bekliyordum. Çok heyecanlıydım. Yeni bir kent, yeni bir ev, yeni eşyalar, yeni bir okul, deniz kenarındaki çay bahçelerinin ışıltısı ve kaloriferli bir oda, sadece eşyalarımı dolabıma yerleştirmemi bekliyordu. Annem bir kaç gün sonra geri döndüğünde, henüz üstünü bile çıkarmadan, tek odalı evimizin salonuna geçip, turuncu çizgili, ince ayaklı koltuğa oturdu... "Geç bakalım şöyle" deyip, karşısına aldı beni... O zamana kadarki benimle, ilk ciddi konuşmasını yapmaya hazırlanıyordu. Uzun uzun, halamın ve teyzemin, ağabeyim yaşındaki bir delikanlıyı İstanbul'da yalnız bırakmaması konusunda, kendisini nasıl ikna ettiklerini, böyle olursa benim için de daha iyi bir eğitimin söz konusu olabileceğini, evimiz nasıl olsa burda, onu evlendirene, benim eğitim hayatımı bitirene kadar sabretmemiz gerektiğini, dilersek sonra evimize geri dönebileceğimizi, bu 'geçici' sürede ikamet edebilmemiz için küçük ama, kaloriferli bir ev tuttuğunu ve haftaya taşınmamız gerektiğini anlattı. Ve şöyle devam etti... "Bana bir söz vermeni istiyorum"!!!
Kaşlarını istem dışı çatmış, hayatımın en büyük nasihatını dinlemem gerekiyormuş gibi, yüzüme büyük bir ciddiyetle baktı. İstanbul büyük, çok büyük bir şehirdi. Dev bir canavar, tsunamiye kapılmış okyanus gibi, insanı içine çeken girdapları vardı. Adamı yutabilirdi. Zaman zaman gezmeye gittiğimizden farklı bir durum söz konusuydu. Artık 'geçici' de olsa, hem oraya ve şartlarına uyum sağlayacak, hem de büyüsüne kapılmadan edebimizle yaşayacaktık. Benden iki yaş büyük, okumaya çok da niyeti olmayan, teyzemin kızına uymamak gerekiyordu. Sadece okuluma derslerime odaklanacaktım. Gözümü yalnız bana faydası olan şeyler için ya da kendimi korumak için açık tutacaktım.
Kendimi İstanbul'da kaybetmeyecektim...
Bu uzun konuşmanın ardından ne hissedeceğimi bilemedim. Annemin nasihatlarından, tembihlerinden ve benden aldığı sözden sonra, tedirgin olmuştum. Sevinmeli miydim, üzülmeli miydim bilemedim. Ama oldukça korktuğumu hatırlıyorum... Atacağım en küçük bir yanlış adımda, kuyunun dibini boylayacağımı hissettirmişti bu konuşma bana...
Üzerinden tam otuz yıl geçti. Geriye dönüp baktığımda, eğer o kuyunun dibini, avucumdaki çizgiler kadar iyi tanımıyor olsaydım, şimdi oturmuş bunları kaleme alacak cesareti de kendimde bulamazdım... Düşmemek için istediğiniz kadar tutunun, eğer sobanın sıcak mı, soğuk mu olduğunu dokunmadan anlayamıyorsanız, gün gelip birilerinin sizi kuyunun içine itmesi kaçınılmaz oluyormuş...
Sayfa 12
...Gönen' de yaşadığımız, o yıllarda bir ucundan diğer ucuna kadar bisikletle gidebilmek için, her iki başta düşmeyi göze aldığım, ama aradaki mesafede rüzgarı yüzümde hissetmekten müthiş keyif aldığım için, bana çoook uzun gelen sokak... İşte yine o sokaktayız, bütün mahallenin çocukları olarak... Doktor Cevat amcaların apartmanının köşesinden dönerek, uzun adımlarla bize yaklaşan iki kişi var. Biri, altında bluejean üzerinde beyaz gömleği ve henüz uzamaya vakti olamamış kısacık saçlarıyla küçük ağabeyim. Yüzünde öyle bir gülümseme var ki, az sonra yapacağı sürprizle, annemde yaratacağı şaşkınlığın tadını, daha garajda indiği andan beri çıkarıyor gibi. Diğeri, simsiyah ve dalgalı saçları altında, kocaman gülen suratı hemen dikkati çeken, incecik belini ortaya çıkaran kemeriyle, limon sarısı, karpuz kollu, ışıl ışıl elbisesinin içinde yanındaki adamın eline sıkı sıkı sarılmış olan "ablam"...
O köşeden dönüp annemin elini öpünceye kadar geçen zaman içinde O, benim ablam olmuştu bile. Bahçe kapısından üçümüz birlikte girdik. Sanki birbirimizi çok önceden tanıyormuşuz gibi "anne bak Semra ablam geldi" demişim...
Annem gerçekten çok şaşırmış,hazırlıksız yakalanmanın ince telaşesini yaşamıştı. Evimizde henüz telefon olmadığından, ağabeyimin "özel" bir misafirle geleceğini haber vermesi imkansızdı elbette. Ama annem, meşhur soğukkanlılığını elden bırakmadan, tüm sempatisiyle buyur etti, ailenin yeni üyesi olacağı ilk andan belli olan bu genç kızı. Bir yandan annemin "hadi yardım etsene kızım" diyerek kurmaya çalıştığı sofraya tabakları taşırken, bir yandan da bu ilk ve yeni ablamdan gözlerimi alamıyordum.
Halbuki Gönen, genç kızları konusunda hiç de hafife alınacak bir yer değildi. Genellikle varlıklı ailelerin var olduğu bir kasaba olması nedeniyle, her daim modern, alımlı ve bakımlı genç kızları kanıksamış olmam gerekirdi. Kaplıcalarıyla ünlü kasabamızın turistik ve gayet şık otellerinde yapılan düğünlerde gördüklerimin yanısıra, aile fertleri arasındaki kuzenler de gözalıcı güzellikleriyle meşhurdu Gönen'de. Ama nedense böyle birini ilk kez görüyormuş gibi davranıyordum. Elbisesini, onunla uyumlu sarı ayakkabılarını, ince bileklerini ve aksesuarlarını inceleyip duruyordum. Tesadüf odur ki, Onun kız kardeşi, benimse, küçülen giysilerini giyebileceğim, makyajını taklit edeceğim, Sırlarımı ve cep romanlarını paylaşabileceğim bir ablam yoktu.
İşte o gün, bu yokluğun sonu oldu...
Ağabeyim salıverildikten bir süre sonra, üniversitenin bahçesinde tanışmışlardı. Ağabeyimin kucağına kitaplarını atıp, "sen bunları tut, ben top oynayacağım" dediği andan itibaren başlamıştı aşkları... Oldukça sıcakkanlı, açık sözlü, çokça delişmen bir genç kızdı. Hoş, aradan tam otuz sene geçti, pek de değişen birşey olmadı... Ne suratındaki kocaman gülüşte, ne de aralarındaki imrendirici aşkta...O gün, o sokakta, birbirlerinin elini nasıl sıkıca tutuyorlarsa, hala aynı sıkılıkta, yanyanalıkta geçiyor hayatları...
Sayfa 11
...Zaman geçmiş sular durulmuştu... Büyük ağabeyim, siyasal okumak istiyordu. Ama bir türlü istediği bölümü tutturamayınca ısrar etmekten vazgeçmiş, ikinci bir tercih olarak Bursa'da okumak üzere İşletme bölümünü yazmıştı... Demek hiç umudu yokmuş ki, nasıl olsa tutmaz deyip, bir de askere gitmek için dilekçe vermişti... Sonuç şaşırtıcıydı. Hem üniversiteyi kazanmış, hem de askere kabul edilmişti. Ne aksilik ama! Mardin sınırında "sakıncalı" piyade olarak nöbet tutarken, Bursa'da devam mecburiyeti olan okulu için, yine de sınavlara çalışmaya devam ediyordu... Birkaç kez izin alıp vizelere bile girmişti. Aslında gerçek niyeti, tüm idealleri bir tarafa bırakarak, askerliğini bir an önce bitirmek ve dönüşte evlenmekti. Aşıktı çünkü... Yolların, sokakların, mahallelerin ikiye bölündüğü yıllarda, yüreğinin bir yanı devrim aşkıyla yanıp tutuşurken, diğer yanı da aşk ateşine düşmüştü işte... Oysa ağabeyim, hem binlerce kilometre, hem de mantık olarak birbirinden bu kadar uzak iki hedefe doğru aksak köstek ulaşmaya çalışırken, o genç kız, lise diplomasını almaya sadece iki ay kala, herkesi arkasında bırakıp, başka bir gönüle kaçıvermişti...
Bu arada beklenmedik bir şekilde düşüp, beyin kanaması geçiren babaannem, 83 yaşındaki yaşlı ve narin bedeninin tamamı felçli olmasına rağmen, ağabeyimi son bir kez görmeden gözlerini kapatmıyor, direniyordu... O'nu görünce, gencecik yaşında yitirdiği ama tüm asaletiyle acısını içine gömdüğü, oğlunu yani babamı görmüş gibi oluyordu, biliyorduk... Asker ocağından izinli gelerek babaannemi gören ağabeyim, işte tam bu sırada öğrendi aşk acısını...
Oldukça romantik bir adamdı ağabeyim. Daima birşeyler yazar, kalabalık masalarda şiirleri hep o okurdu... Okumaz adeta yaşardı... Annemin ona karşı zaafının biraz daha fazla olmasının nedeni, babama ikizi gibi benzemesinin yanında, sanırım bu, duygusal çöküşüne de tanık olmasıydı...
Döneminin görmüş geçirmiş adledilen, çokça saygı duyulan, sözüne değer verilen ve her durumda çok hoş görünmeyi başarabilen bir kadın olan babaannem, tüm hayatımızı temelden etkileyen biriydi aslında.
Annemin, babamın evlenme teklifini aylarca reddedip, babaannemi gördükten sonra kabul etmesi gibi mesela. Ölümünden sonra dağıtılan mirasından payımıza, üzeri elmaslarla kaplı bir broş ve nihayet bize ait olacak bir ev alabileceğimiz kadar para düşmesi gibi ya da.
İşte, annemin uzun zamandır planladığı hayali gerçek olmak üzereydi. Bizi Gönenden çıkarmak. Çocukları daha fazla bu küçük kasabanın koşullarında eğilip bükülmemeliydi. Daha iyi okullara gitmeli, daha bağımsız yaşamalıydık. Amcamın gölgesi altından çıkmak hepimizi özgürleştirecekti... Karar verdi ve Bandırma'nın orta yerinde, çarşının göbeğinde, hatta balkondan biraz eğilince denizi bile görebileceğiniz bir apartman dairesi satın aldı. Gönenden hiç bir iz istemiyordu anlaşılan. Evin içini de baştan aşağı yeni eşyalarla döşedi... O yıl orta okulu bitiriyordum. Benim için Bandırma'da iyi bir lise araştırılıyor, deniz kenarındaki çay bahçelerinde, içilecek çayın sefası haya ediliyordu. Beklememiz gereken tek şey, ağabeyimin dönüşüydü.
Üniversiteyi yeni bir af çıkana kadar dondurmak zorunda kalan ağabeyim, komutan masalarında sorgu suale tutulmasına neden olan, üzerinde "sakıncalı" damgasıyla kalın dosyasına rağmen, kendini sevdirmeyi başardığı asker ocağından, günlerce anlatacağı ilginç anılarla dönmüştü işte.
Asker dönüşü, her delikanlı için yeni bir dönüm noktasıdır, bilirsiniz... Yuva kurmak için, iş kurmak için her zaman askerliğin bitişi beklenir. Yuva kurmak uzak bir hayal gibi duruyordu. Ama artık, eli ekmek tutmalıydı. Önce Gönen bir ara Bandırma kapıları zorlandı ona uygun bir iş bulabilmek için. Gönen'in tanınmış tüccarlarından olan amcam, tezgahtan başlasın diye olmadık işleri önerdi anneme. Sonra annem, baktı ki oğlu, Gönen sınırlarına sığamıyor, daha önce hiç yapmadığı birşey yaparak halamın kapısını çaldı. Dünyanın çeşitli yerlerinde ismini bilmediğimiz işleri olan eniştemden yardım istemek, annem gibi, kimseye boynunu eğmeyen bir kadın için, zuldü elbette. Ama olsun, O'nun deyişiyle "oğlunun istikbali" için herşeye değerdi...
Eniştemin gösterdiği istikamet ise İstanbul oldu...
Sayfa 10
...Bir önceki sayfada 11 yaşımdaki boyuma atıfta bulunmuştum. İşte bunu anlatmadan geçemeyeceğim...
Aslında, genetik yapımız nedeniyle kendimi her yaşta uzun hatırlıyorum... Yaşıtlarımın arasında hep ablaları gibi görünmekten, artık orta okul yıllarında utanmaya başlamıştım... Ben okul çıkışlarında, karşı kaldırımdan yürüyen çocuktum... Sıra arkadaşım Zerrin olmasa kendimi çok daha yalnız hissedebilirdim kesinlikle...Aynı boyda ve aynı sıradaydık ama aynı mahallede değildik... Aslında şöyle diyebilirim; O benden daima bir adım öndeydi! 1983 yılında Gönenden taşınıp bir yıl sonra ziyarete gittiğimde, eski arkadaşlarımın artık benden uzun olduklarını görüp rahatlayıncaya kadar da, huzursuz oldum boyumdan. Ha bir de ergenliğimin tavan yaptığı yıllar tabii... Beni "uzun olmak istemiyorum" diye sızlanırken yakalayan ve o yıllarda üniversite son sınıf öğrencisi olan küçük ağabeyim bir gün beni karşısına oturttu ve kambur oturuşumu düzeltmek için sırtıma vurduktan sonra şöyle bir nasihatte bulundu... "Dik dur ve boyunla gurur duy. Çünkü ben okulda kısa boylu kızlara hiç bakmam. Yakında sen de üniversiteye gideceksin ve herkes sana bakacak" dedi. Sanırım ilk kez o zaman, erkeklerin "bakabileceği" bir "genç kız" olduğumu farkettim... Nitekim o yıllarda, kız lisesinde okuyor olmam dolayısıyla bunu farketmem neredeyse olanaksızdı.(Birden çok ileri gitmişim, izninizle biraz geriye dönmem gerek)
Boyum ve ağırbaşlılığım yüzünden kimse yaşımı tahmin bile edemezdi. O yıl ilk görevleri için Gönen'e tayinleri çıkan, bir İngilizce bir de Fransızca öğretmeni genç hanımlar mahallemize taşınmıştı. Benim de orta okulu okuduğum Ömer Seyfettin Lisesi'de göreve başladılar. Biri İzmirli diğeri Eskişehirliydi. Ürkek ve yalnızdılar... Doğal olarak, sevgili annemin onlara da kol kanat germesi gecikmeyecekti... Öylesine bir himaye duygusu vardı ki, bir süre sonra evde, üniversiteyi Bursa'da okuyan küçük ağabeyim ve askere giden büyük ağabeyimden boşalan yerlere onlar yerleşmişti bile... (Ne yazık ki ben Almanca eğitim alıyordum) Annem hem kendine arkadaşlık, hem de bana ablalık yapmaları için mi, yoksa yalnız başlarına gurbette kalan bu iki genç kıza, iyi giyinmekten, çevre eşrafı ile iletişime geçmeye kadar hamilik yapmaktan hoşlandığından mı bilinmez, onları da kızı gibi benimsemişti. Terzisinden kuaförüne, bakkalından eş dost eşrafına kadar, neredeyse Gönen'in tamamına bu genç kızları taktim etmek için, gittiği her yere onları da taşıyordu... Gel zaman git zaman, bu genç öğretmenlerin aileleri de ahbabımız olmuştu. Kızları anneme emanetti ve artık memleketlerinde huzur içinde uyuyabilirlerdi. Yıl sonu geldiğinde, İzmirli olan Dilek abla beni de alıp yazlıkları olan Gümüldür'e götürmek istemişti. Annemin kendisi olmadan bir yere, hele ki şehirlerarası bir geziye gitmeme izin vermesi bugün bile beni şaşırtır. Bir haftalık tatil için gittiğimiz ve yüzmeyi de öğrendiğim Gümüldür'de ilk tanıştırıldığım insanlar beni, Dilek ablanın öğretmen arkadaşlarından biri sandılar. Düşünün, ne kadar uzun ve de ağırbaşlıyım. Üstelik henüz 12 yaşındaydım. Neyseki, uzamak bir yerde duruyor, fakat ağırbaşlılık yerini, deliliğe bırakabiliyormuş...
Sayfa 9
...Şıkır şıkır kıyafetleri içinde bir kadın, Bandırma merkez karakolunda. Komiser ünvanlı bir adam, yönetime sanki o el koymuşçasına küstah bakışları altında, kendisine yalvarmayan, ama "oğlumu ve kardeşimi görmek istiyorum" diye direnen kadını baştan aşağı süzüyordu...
Annemin, getirdiği temiz çamaşırları, yiyecekleri ve elbette sigaraları onlara ulaştırmak konusundaki kesin tavrı, karakolun basık tavanlı koridorunda öylesine yankılanmıştı ki, komiser ayak diremesinin boşuna olduğunu anladı... Eminim, çok korkuyordu annem. Fakat adamın üzerinde kurduğu hakimiyet, teatral yeteneğinin sonuçlarını vermek üzereydi... "Siz çalışıyor musunuz? Hangi görevdesiniz? gibi sorulara verdiği gizemli yanıtlar, adam üzerinde annemin, sanki gizli bir görevde olduğu hissiyatını yaratmış olmalıydı. Polisiye bir filmin içinde bulmuşlardı kendilerini farkında olmadan. Uzun süren karşılıklı gerilimden sonra annem istediği görüşmeyi yapmayı başarmıştı. Bir adım arkasından sinsi bir merakla kendisini izleyen adamın gölgesi eşliğinde tabiiki...Sizi buradan çıkaracağım sözünü veren anneme ne kadar inanmışlardı, inanabilirler miydi bilinmez elbette ama o görüşmenin, dayımı ve ağabeyimi yalnız olmadıklarına dair ikna ettiğinden kuşkum yok... Parmaklığın diğer tarafında duran kadının gözlerinden çıkan ışık, nem kokulu loş nezareti aydınlatmaya yetmişti...
Bir gün sonra, annemin, "Oğluma ya da kardeşime birşey olursa sorumlusu siz olursunuz" kabilinden yaptığı baskıyla mı, yoksa üzerlerine atacak bir suç bulamayışlarından mı bilmem, onları serbest bırakmışlardı...
Zor olan Balkesir 1. şubedeki ağabeyimin durumuydu... Aklına her geldikçe dualarını eksik etmediği halamın oğlunun, Hava Kuvvetlerinde subay olması içini bir nebze rahatlatıyordu. Derhal gidip O'nu buldu. Artık yalnız değildi...
Fakat, bir askerin otoritesi, bir annenin kararlılığı, küçük ağabeyimi o delikten çıkarmaya yetmemişti! Kabarık bir itiraf dosyasının altına attırmaya çalıştıkları imza, üniversite 1. sınıf öğrencisi ağabeyimi bir süre daha içerde kalmaya mecbur etmişti... Aradığımız adalet mahkemeye kadar parmaklıklar arkasında bekleyecekti! Sonradan ağabeyimin gülerek anlattığı bir anektodta dediği gibi, kolundan tuttukları herkesi, TV de sergiledikleri, kitap, dergi, bildirilerden oluşan "mühimmatlar" ardına dizilen güruh arasına katıyorlardı. Hatta trafik kazası nedeniyle "kazara" yolu karakola düşen adamcağızı bile...
Bu süre zarfında okul kitaplarını ve bağlamasını yanına isteyen ağabeyimin ihtiyaçları için annem, Balıkesir ve Bursa arasında mekik dokumak zorunda kaldı... Bu gidip gelmeler esnasında, şubede "senin oğlun var mı?" diyerek yakasına yapıştığı adama daha neler söylediyse, ağabeyimi tiz çığlıklar ve kötü kokuların hakim olduğu işkence odalarından uzak tutmayı başarabilmişlerdi...
Gönen'deki bekleyişimiz çocuk hafızama göre çok uzun sürdü. Sonra bir gün...
Yan komşumuz Ferdane teyze ile bahçelerimizi bölen duvarın üstünde oturmuş, kızları ile konuşup, şakalaşıyorduk. Annem bahçede çamaşır yıkıyor, büyük ağabeyim asmanın altında birşeyler yazıyordu... Zaten O hep yazardı! Mevsim sonbahar ama hava oldukça güneşliydi... Kapımızın önüne beyaz bir minibüs yanaştı, yavaşça kapısı açıldı ve içinden inen bir delikanlı bahçe kapımıza doğru ilerledi... Hepimiz bir anda oraya dönüp baktık, konuşmalar, gülüşmeler, dünyadaki bütün sesler sustu... İnce, uzun ve saçları dipten kesilmiş bu adamı önce hiçbirimiz tanıyamadık. Saniyeler sonra "abim geldi" diye bir çığlık koptu boğazımdan. Üstünde oturduğum duvardan, bahçe kapısına 11 yaşımdaki boyumla, bir adımda ulaşmış olmalıyım... Sonrası malum... Bir heyecan ve sevinç fırtınası koptu bahçede... Herkes ağabeyime sarılıyor öpüyor, omuzlarından tutup bir çekip, bir itip, gözlerimize inanmaya çalışıyorduk. Bir taraftan sağ salim eve döndü diye şükür duaları ediyor, bir taraftan ne çok zayıflamış diye hayıflanıyorduk... Ama ağabeyim olayı gayet hafife alan tavrıyla bizi rahatlatacak, sakinleştirecek şakalar yapmaktan geri durmuyordu. "Tamam yahu, gittik geldik, bitti işte"... Bitmiş miydi gerçekten?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)