Sayfalar

29 Mart 2012 Perşembe

Sayfa 22

... İşte vakit gelip çatmıştı. Artık lise ve ona bağımlı hayat bitiyor, kulağıma zaman zaman fısıldanan, "yakında üniversiteye başlayacaksın, özgür olacaksın" cümlesiyle vaad edilen günler yaklaşıyordu... Lise biterken tökezlediğim, hayatım boyunca hiç bir zaman ilgi duymadığım tek ders olan kimya yüzünden stresli bir kaç gün geçirmiş olsam da, ilk kez, kendi irademle aldığım kararın bilinmeyen sonuçları beni gerçekten heyecanlandırıyordu... Pek tabii olarak annem ve ailedeki herkes, İstanbul'da bir okulu kazanacağımı ve annemin dizinin dibinde, yine sabah dualarla uğurlanıp, akşam sevdiğim yemeklerle karşılannacağımı düşünüyordu. Oysa ben, biran önce kendime ait bir hayatı yakalamak üzere, tıpkı nereye gittiğini bilmeden binilmiş bir otobüste, camdan dışarıyı seyrederken gördüğü herşey karşısında hayretlere düşen bir yolcu gibi sadece gitmek istiyordum... Cesur ama cahil bir tavuk gibi çitten atlamayı istiyor ama çiftliğin etrafından çok da uzaklaşmayı göze alamıyordum. Sanki İstanbul dışında üniversitesi olan tek şehir orası imiş gibi, ağabeylerimin de mezun olduğu Bursa'ya gitmeyi şimdilik sadece hayal ediyordum... İlkokula başladığım ilk günden, liseden mezun olduğum son güne kadar hiç kimse, ne derslerime herhangi bir yardımda bulunmuş, ne de aldığım bir nota itiraz etmişti. Neredeyse kendi kendime okumuş, kendi kendime mezun olmuştum. Doğal olarak üniversite için önceden doldurduğum okul seçme listesine bakmak da, kimsenin aklına gelmemişti. Fakat bu listenin onbirinci sırasına Bursa Uludağ Üniversitesini yazdığımı itiraf ettiğimde, ev halkı büyük galeyana gelmiş ve zinhar şehir dışı bir okula gitmemem konusunda yoğun baskı altına almıştı beni. Özellikle küçük ağabeyim annem tarafından görevlendirildiği çok belli bir şekilde, şehir dışında yalnız bir hayatın zorlukları konusunda, kısa ve öz bir konuşma da yaptı benimle. Özetle "Yapamazsın" diyordu. Her zamanki gibi, söz dinleyen uysal bir kız çocuğu olarak, isteklerine boyun eğdiğimi hissettirmiştim onlara. Aslında o gün, sınavın başlamasını beklerken oturduğum okul sırasından dışarı baktığım ve içimin büyük bir gitme ateşiyle yandığı o ana kadar kendim de buna ikna olmuştum... Zaten mevcut bilgimle onbirinci sıraya gelene kadar yukarı sıralardaki herhangi bir İstanbul okuluna girmemem işten bile değildi. İşte başlıyorduk! Okunmuş pirinçlerim cebimde, suyum, şekerim, kalemlerim, silgim, velhasıl her türlü teçhizatımla, geleceğim için en dik yokuştan aşağıya salıvermek üzereydim kendimi. Sorular dağıtılmış, sınav başlamıştı. Bir bir soruları yaparken, annemin sınav tecrübesi edinmem için gönderdiği 15 günlük hızlandırılmış kursta öğretildiği gibi, bir yandan da puanlarımı hesap etmeyi ihmal etmiyordum. Puanım yeterli bir seviyeye gelince durdum, kalemimi bıraktım ve daha fazla soru işaretlemeden belki de verdiğim karardan dönebilirim korkusuyla sınav kağıdımı teslim ettim gözlemci hanıma. Yüzüne şöyle bir baktım. Sonra şüpheli bakışlarına emin bir göz kırpmasıyla karşılık verip, "seni de geçmişimde bırakıyorum" dercesine, hafifçe gülümseyerek onunla da vedalaştım. Sınav yerine gelmem için bana eşlik eden büyük ağabeyim ve nişanlısı, okulun bahçe duvarına oturmuş bekliyorlardı. Derin bir nefes alıp, yanlarına gittim. Ağabeyim beni o kadar erken beklemiyordu ki karşısında görünce telaşlanıp bir sorun mu var diye sorabildi kocama açtığı gözleriyle... "nasıl geçti?"
Bildik sükunetim yanıbaşımdaydı yine... "İyiydi, Bursa'ya gidiyorum"...

27 Mart 2012 Salı

Sayfa 21

... Gönende yaşadığımız yıllarda yaz tatillerini genellikle amcamın yazlığında geçirirdim. Yengemin bana pek iyi davrandığını hatırlamıyorum ama o zamanlarda kötü olmanın bile bir düsturu vardı sanırım. Aynı yaşta olduğumuz oğluyla aramıza daima bir mesafe koyar, ona gösterdiği özeni benden esirgerdi. Gerçi amcamın evde olduğu saatler bir başkaydı tabi. Halbuki gayet eğitimli, bilgili, bir o kadar da görgülü bir kadındı ama doğal olarak ben onun ölmüş kayınbiraderinin üstlerine yük görünen çocuklarından biriydim sadece... Hepimiz yengemin tavrının altında yatan sinsi telaşın farkındaydık ve buna göre hoşgörülü davranırdık ona... Yani yaz tatili denince Denizkent, yengem ve amcamın akşamları zorla içirdiği vitaminleri anımsarım hep... Yıllar içinde bu durumdan artık büyüyen ağabeylerim de sıkılmış olmalıydı ki, o yaz ailece Avşa Adası'nda tatil yapma kararı almıştık. Büyük ağabeyim ve arkadaşı kalacak yer ayarlamak için önceden gitmişler, bütün yaz boş durmamak için de çalışma kararı almışlardı. Arkadaşıyla birlikte çarçabuk açtıkları manava da benim adımı vermişlerdi. Sürekli o tatilin hayalini kuruyordum. Avşa hiç bilmediğim bir yer olduğundan kendimce olması gerektiği gibi kurguluyordum kafamda. Geniş bir kumsal, ılık bir deniz, tepede daima güneş ve renkli kıyafetleri içinde sahilde turlayan insanlar... Benim okulum kapanır kapanmaz tam 3 aylığına gidecektik adaya. Annem herşeyi hazırlamıştı. Teneke teneke yağlar, zeytinler, uzun süre dayanabilecek ne varsa alınıp depolanmıştı. Yola çıkmaya hazırdık neredeyse. İlk kez çekirdek ailemize ait bir tatil olacaktı bu. Annem gitmeden önce, büyükbabamı ziyaret etmek istedi. Nitekim anneannem İzmir'de yaşayan teyzeme gitmiş, büyükbabamı evde yalnız bırakmıştı. Anneannem tuhaf bir kadındı. Kendinden başkasını düşünmeyen, büyükbabamın torunlarına harçlık yapması için verdiği paralarla yeni elbiseler, eve eşyalar almayı tercih eden bencil biriydi. Çok varlıklı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya gelmiş, kendisinin bile hatırlamadığı bir nedenle ailesini reddetmiş, devlet memuru olan büyükbabamla evlenip, yedi çocuk sahibi olunca yaşadığı hayata kendisini hiç ait hissetmemiş bir kadın...Bir kere bile bir torununu kucağına alıp okşadığı görülmemişti anneannemin. Sevgisiz bir o kadar da ilgisiz olan anneannem, sadece kendisini taşıdığı İzmir ziyaretine giderken yaşı epeyce ilerlemiş olan büyükbabamı arkasında tek başına bırakmaktan kaçınmamıştı işte... Annem evlerine vardığında açılmayan kapıdan şüphelenerek, konu komşuya sormuştu babasını. İki katlı bir binanın üst katında oturuyorlardı. Ali amcanın ışığı dün geceden beri yanıyor denmesiyle telaşlanan annem, hemen bir merdiven bulup dayamıştı arka bahçeye bakan açık pencerenin pervazına. İçeriye girdiğinde karşılaştığı, şişmiş, neredeyse kokmaya yüz tutmuş cansız beden, annem için hayatta güvendiği iki erkekten birini daha kaybetmek ve yetim kalmak, bizim için ise Avşa tatilinin bir başka yaza ertelenmesi demekti. O bir başka yaz bir daha hiç gelmedi... Üzerinden otuz sene geçmesine rağmen, ne Avşa'ya bir kez olsun gidebilmek, ne de ailece tatil yapmak mümkün olabildi...

26 Mart 2012 Pazartesi

Sayfa 20

... Annemin tavrı, hiç de ağabeyimin duygusal tepkisine eş değildi... O, kızının ana yoldan ayırılıp tali yoldan patikalara sapacağı, oradan da sonu uçuruma varan belirsiz kavşaklardan, sürülmemiş tarlalarda kaybolacağı telaşıyla, sorgu suale başlamıştı. Kimdi, neyin nesiydi? Nerden tanıyordum? "Beni nasıl ayartmıştı?"....
Elbette, onu kendim ayarlamış olduğumu asla itiraf etmedim. Hatta, elime verilmiş bu fırsatı iyi değerlendirip, peşimden onun koştuğu hikayesini bile yazdım!
Çok utanıyorum! İnsan ilk aşkı için kendini, annesinin ağzından çıkan alevlere atamıyorsa, bir daha hiç atamayacak demektir... İşte ilk vicdan azabım!
Annem soluğu derhal, onların evinde aldı. Arkasından koşturup, köşede olanları izlemeye koyuldum. Kapılarını çaldı ve annesi olduğunu bildiğim hanıma birşeyler söyledi. Konuşmaları duyamıyordum ama giriş kapılarını kaplayan sarmaşığın dalları arasında annesinin utanmış yüzünü seçebiliyordum... O utandıkça ben kızarıyordum sanki... Eve geri dönerken, sakin ve görevini yapmış anne edasıyla  mırıldanırken anlattığına göre annem, eski insanlara has bir nezaketle annesine, oğlunun kızının peşini bırakması konusunda telkinler vermişti. "Benim kızım henüz 15 yaşında, okuyacak o, bu işler için henüz çok küçük" gibi şeylerdi bunlar. Bir sonraki gün ona verdiğim mektup, neredeyse annemin ağızıyla yazılmış gibiydi...
Bir daha hiç buluşmadık. Hatta gördüğümüz yerde yollarımızı değiştirdik. Mesela şimdi onunla karşılaşmak ve tıpkı bu yazıda yaptığım gibi günah çıkarmak isterdim doğrusu...
Bu konu evimizde bir daha hiç konuşulmadı. Annemin gözü üzerimdeydi. Ama böyle olunca bilirsiniz, herşey daha bir cezbedici hal alıyor. Lise ikinci sınıftaydım. Sadece yasak olduğu için okulu kırdım bir gün! Yapacak hiçbir şey bulamamıştık. Üsküdar'da bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp, zaman öldürüyorduk ki, karşı kaldırımda annemle göz göze geldik. Arkadaşlarım ve ben olduğumuz yerde çakılıp kalmıştık. Annem, yeni bir hayal kırıklığı ile üç adımda geçti bizim olduğumuz tarafa. Napıyorsun? diye sorabildi, soğuktan ve kızgınlıktan büzüşmüş dudaklarıyla. "Hiç, arkadaşlarımla dolaşıyorduk" gibi mesnetsiz bir cevap yeterli gelmedi elbette, okul saatinde sokakta yakalandığım anneme... "Arkadaş" ne demek, en iyi o bilirdi. Arkadaş, insanı yasak şeyler yapmaya değil, iyiliğe sevk eden kişi demekti. Bu durumda yanımdakilere arkadaşım dememe içerlemiş olmalıydı ki, önemsiz bir nesneyi, hatta bir paçavrayı işaret edercesine, başıyla yanımdakileri göstererek "arkadaşım dediklerin, bunlar mı?" dedi... Yine çok utanmıştım. Annemin peşi sıra otobüs durağına doğru yüyürken, bir daha asla böyle bir şey olmayacağına söz verdiysem de, tutamadım... Ertesi yıl, artık mezuniyete pek az bir zaman kalmışken, bu kez gerçek bir nedenle okulu bir kez daha kırdım... Annem ne kadar onaylamasa da ben, arkadaşlarımı seviyordum. Onlarla okul dışında birşeyler yapmanın özlemi içimi kavuruyordu. On yedi yaşımdaydım ve annem, o yıllarda ortalığı kasıp kavuran Rocky efsanesinin bizim yaşımızdakilerde yarattığı etkiyi bilemezdi. Beşiktaşlı Metin'e olan hayranlığım dışında, genç kızlığa özgü bir davranış ipucu yoktu elinde. Sadece derslerimi ve bir süre sonra gireceğim üniversite sınavını düşünmekten başka ne işim olabilirdi ki benim. Bu yüzden ev işlerinde bile yardım talep etmezdi benden. Mezun olduğumda yumurta haşlamayı bile bilmiyordum bu yüzden... Rocky 4 filmini arkadaşlarımla kaçak göçek seyredip çıkmayı başarmıştık ama, annemin haberdar olmamasını yine sağlayamamıştım. Yaptığım hiç bir şey annem yüzünden sır olarak kalamıyordu...

20 Mart 2012 Salı

Sayfa 19

...Bütün arkadaşlarımın abi dediği ilk aşkım, Kadıköy'de bir teknik lisenin son sınıfında okuyormuş. Her sabah okulumun olduğu semte giden otobüse binmek için çıktığım yokuşu tırmanırken, beni görüyormuş. Kaç kez bana adımla seslenmek istemiş ama, mahalleden görenler yanlış anlar diye yapamamış. Ama artık dayanamamış... Bunları bana yine aynı yokuşu ertesi sabah birlikte tırmanırken anlattı... Kızarmış, bir şey diyememiştim. Akşamüstü okul dönüşünde beni bekleyeceği köşeyi işaret ederek, geç kalma dedi...
Ondan sonraki her sabah, sokaklarımızın kesiştiği köşede buluşuyor, birbirimize geceden yazdığımız mektuplarımızı veriyor, sonra da arkamızı dönerek ters istikamette giden otobüslerimize biniyorduk... İlk duraktan son durağa kadar, kaç kez okuduğumu hatırlamadığım, ama neredeyse ezberlediğim mektupları, özenle katlayıp, en kalın kitabım olan PSSC Fiziğinin arasında saklıyordum. Bunlar benim karşı cinsle olan ilk yakın temasımdı... Çok kıymetliydi... Akşam üstü yine aynı köşede buluşup, yavaş ama çevreden görmeleri ihtimaline karşı ürkek adımlarla, yan yana yürüyerek uzun sohbetler ederdik. Hiç bitmesini istemediğim dakikalar sonunda, "eyvah eve geç kaldım" paniğim, doğru dürüst bir vedaya mahal bırakmazdı... Bu eve geç kalma korkusu, taaa dokuz yaşımdan beri yerleşmiş bir telaştır bende. Küçük yerlerde eve giriş saati olan akşam ezanını, arkadaşımın evinde oynarken duymadığım için, annemden yediğim tokadın, yanağımdaki izidir belki de...
Yine böyle bir akşamüstü eve gerçekten çok ama çok geç kalmışım. Kalmışım diyorum, çünkü saatin hiç farkında değildim. Annem, önce okulu aramış, saatler önce çıktığımı öğrenip, böyle bir nedeni asla tahmin edemeyeceği için, kaza, kaçırılma gibi felaketler ihtimalinin verdiği hezeyanla yollara düşmüştü... Saati farkedip eve dönerken duyduğum korku mu, yoksa, kapıyı açan annemin merak, yorgunluk, öfke karışımı yüzü mü beni bu kadar bitkin düşürmüştü ayırt etmem mümkün değil. İşte ilk yalanımı söylemeye hazırdım. Ama o kadar yorgundum ki... Yalanın ipucu da tam buradaydı... Uzun süren bir basketbol antrenmanı, gerçeğe en yakın yalanım oldu... Cep telefonlarının icat edilmediği dönemler, aynı zamanda ikna olmaya müptela olduğumuz yıllarmış meğer... Annem kolayca inanmış, başıma bir şey gelmemiş olmasının sevinciyle, unutuvermişti sorması gereken diğer detayları. İlk vartayı böylece atlatmıştım. Ta ki, düzen tutkunu büyük ağabeyimin, dağınık duran dolabımı görünce gösterdiği, olağandışı öfkeli tepkisine kadar...
Küçük ağabeyim, Bursa'dan ziyarete gelmiş, salondaki kanepede yemekten sonra eline aldığı sazını tıngırdatıyordu. Hepimiz salondaydık. Büyük ağabeyim heyecanla anneme bir şeyler anlatıyor, içeriden açık televizyonun sesi geliyordu. Her şeyin normal göründüğü bir anda, bir şey almak için, kapağı oturduğumuz alana bakan kitap dolabımı açtım... Açmamla ağabeyimin, annemle konuşmayı bırakıp, hışımla yerinden zıpladığını ve "ne bu dağınıklık, senin gibi bir genç kıza yakışıyor mu?" diye haykırmaya başladığını gördüm. Şaşkındım, onu hiç bu kadar sinirli görmemiştim. "Şu hale bak, derhal düzelt burayı" diyerek bağırıyordu. "Abi yapma" dememe fırsat kalmadan, elini bütün kitaplarımı kavrayacak şekilde dolabıma soktu ve hepsini birden fırlatıp yere attı. Salonu boydan boya kaplayan, annemin her hafta çamaşır sularıyla yıkadığı için sakız gibi saçaklarına basmamızın yasak olduğu, pek kıymetli el dokuması halımızın orta yerine saçılmıştı herşey. Dolapta ne varsa! Kitaplar, defterler, kalemler ve bir takım renkli kağıtlara yazılmış mektuplar...
O an, zaman durdu, sesler durdu herkes durdu. Bir tek küçük ağabeyim saz çalmaya devam etti...
Ağabeyim yavaş hareketlerle yere eğildi ve mektuplardan birine uzandı. Hemen anlamıştı. Çünkü kendisi de bir zamanlar aşk mektupları yazan bir adamdı... Ne bunlar diye sormadı bile. Sadece sessizce, kim bu? diyebildi... Benim gevelemeye çalıştıklarımı bile dinlemeden,  arkasını dönüp odasına gitti... Az önceki öfke fırtınasına tutulmuş adamdan eser kalmamıştı, ağlıyordu... Hayır, kızmamıştı, aksine üzgün görünüyordu... Yanına gittik annemle. Sanırım annem, "ben sana sonra soracağım" diyordu içinden...
Ağabeyim bir taraftan ağlıyor bir taraftan, "ben senin abinim, sen böyle bir şey yaşıyorsun da neden benim haberim yok" diyerek sitem ediyordu bana... Az önce öfkesine şaşırdığım ağabeyim, beni o duygudan bu duyguya savuruyordu... Ben mi onu tanımıyordum, o mu değişiyordu? Özür dilemekten başka çarem yoktu. Nitekim ona bir söz verdim ve bu yaşıma kadar da bu sözümü tuttum. Artık herşeyden haberi olacaktı. Anlamıştım, ağabeyim babamız olmak istiyordu!...

17 Mart 2012 Cumartesi

Sayfa 18

...O okulda beni en çok etkileyen sanırım müzik öğretmenimizdi. Elimde saç fırçası İlhan İrem şarkılarını sanki bir sahneden seyircilerime söyler gibi yaptığım yıllar çok geride kalmıştı ve ben aslında şarkı söyleyebildiğimi bile bilmiyordum. O, sadece bir öğretmen değil, gerçek bir müzisyendi. İsmi Fuat Niksarlı. Adını yıllığıma bakmadan hatırlayabildiğim tek öğretmen! Sınıfın en dip köşelerinden gelen detone sesi anında tespit edebilen, çok iyi keman, kanun ve piyano çalabilen, müfredat nedir tanımayan, sınav ve not takdiği herkesten farklı olan, çok esprili bir adamdı. Daha sonra üniversite yıllarımda para kazanmamı bile sağlayacak olan müzik altyapımı hazırlayan, kurduğu korolarda şarkı söyleterek ilk sahne deneyimimi yaşatan bir öğretmen... Kapıdan hızlı adımlarla girer, piyanonun başına oturur, adeta kendinden geçerek Türk marşını çalarak başlardı derse. Sonra içerideki kilitli odada titizlikle sakladığı müzik aletlerini tek tek çalarak iyi müziğe yontardı bizi. Müzik odasının baş köşesinde yer alan piyanoya dokunmamız elbette yasaktı. Ama teneffüs aralarında gizli gizli kapağını kaldırıp tuşlarına dokunmaya çalışmanın verdiği haz yıllarca parmaklarımdan gitmedi...
Bir taraftan onbir yaşımda, o zamanlar televizyonun fenomen dizisi Beyaz Gölge'den etkilenerek başladığım basketbola, okul takımında devam ediyor, bir yandan, Fuat Hocanın kurduğu, hem Türk Sanat müziği, hem de Çok Sesli Klasik Müzik korosunda şarkı söylüyordum. Hentbol takımında oynayan arkadaşımın maçlarında amigo olmak da faaliyetlerimden bir başkasıydı. Dedim ya, bir süre sonra, her taşın altından çıkan bir öğrenci olmuştum. Dersler de fena değildi hani. Arka sırayı paylaştığım canım arkadaşım Banu ile zaman zaman kapıldığımız gülme krizleri, arka arkaya oturduğumuz grup arkadaşlarımızla hazırladığımız kumpaslarla yarattığımız eğlenceler de başarımıza gölge düşürmüyordu. Hem haylaz hem başarılı olunabiliniyordu pekala...
Ama bütün bu enerji okul kapısından girince başlıyor, eve dönüş otobüsünde bitiyordu. Artık bir genç kız oluyordum ve daha fazla şeyi arzuluyordum. Daha fazla özgürlük...
Oysa annem, okul içindeki faaliyetlerim ve Gönen ve İstanbul arasındaki eğitim düzeyi farklılığından kaynaklanan, geri kaldığım matematik dersi için giittiğim kurs dışında, arkadaşlarımla hiç bir sosyal faaliyete katılmama izin vermiyordu... Okul dışındaki tüm sosyal hayatım annemin de tanıdığı insanlar arasında geçiyordu. İstanbul'a taşınırken "uymamı" kesinlikle yasakladığı teyzemin kızı ve arkadaşları da bu gruba dahildi. Çaresizce uydum...
Hepsi, sanki sadece biran önce ailesi ve onların çevresinden kurtulmaya çalışan kızlar ve onların erkek arkadaşlarıydı. Erkek arkadaş, sevgili, çıkmak gibi terimler, hayatıma dahil olmaya başlamıştı işte. Her ergen gibi ben da karşı cins münasebetlerini merakla dinliyor, konulara dahil olmak için, benim de bir sevgilim olması gerektiğini düşünüyordum. Çevremde görebildiğim tek aday, komşularımızdan birinin oğluydu... Mahalle arkadaşlarımızla lafladığımız, kıkırdaştığımız, teyzemin, incir ağacıyla gölgelenmiş, yola hizalı bahçesinde oturduğumuz bir akşamüstü ilk kez gördüm onu. Yaşı bizden büyük olduğu belli bir ciddiyetle geçiyordu sokaktan. Üstünde bir okula ait olduğu çok da anlaşılamayan takım elbisesi, eliyle belinin hizasında kavradığı kitaplarıyla, sağa sola hiç bakmadan öylece yürüyüp geçmişti önümüzden... Evinin bahçesine varıncaya kadar arkasından süzdüm onu. Yakışıklılığı, kıyafetine gösterdiği özen ve mahalleden kimseyle muhatap olmayışındaki kibir çok dikkat çekiciydi doğrusu... O günden sonra O'nunla göz göze gelebilmek için elimden ne geliyorsa yaptım. Bakkala gitse, bir bahane yaratıp ben de gidiyordum mesela. Ama ne yaptıysam bir türlü dikkatini çekmeyi başaramamıştım. Ta ki, birgün, mahallenin dört yol ağzındaki bir duvarda oturmuş çekirdek yiyip, gazoz içerken gülüştüğümüz bir sırada, ensemde yabancı bir solukla birlikte, "merhaba gençler" dediğini duyana kadar, ses tonunu bile bilmiyordum onun...



Sayfa 17

... İstanbul'da ilk yazımızı bana okul arayışı içinde geçirdik. Amcam "sayesinde" Almanca okumak zorunda olduğum orta okul yıllarım çok parlak geçmişti. Okul dördüncüsü ünvanımın yanısıra, şahsıma düzenlenmiş bir takım başarı belgeleri koltuğumuzun altında tüm çevre okullara başvurduysak da, bir türlü beni kaydedecek bir okul bulamadık! Semt ve adres kavramına alışmamız gerekiyordu.  Her semt kendi adresine kayıtlı çocukları okutma zorunluluğu, yaşadığımız yerdeki okulların Almanca eğitim vermiyor oluşu, üstelik kayıt tarihlerinin son bulmasına az bir zaman kalışı, annemi oldukça endişelendirmişti... Nihayet bir gün, elinde dosyam, yüzünde çaresizliğin verdiği yorgunluk ve halledilememiş bir işin sıkıntısıyla yürüyen annem, yolda bir tanıdığına rast gelmişti. O tanıdığın eşliğindeki öğretmen arkadaşıydı işte hızır! Sonradan annemin iyi ahbap olacağı bu kişinin vasıtasıyla kaydım, kayıtların bitimine üç gün kala Üsküdar Kız Lisesi'ne yaptırılabilmişti. Ama ne tesadüf! Yıllar önce burnum kanadığı için çıkmak zorunda kaldığım parasız yatılı okulu sınavlarında eğer kazansaydım okuyacağım okulun öğrencisiydim artık... Gönende okuduğum okullarda çocukların hepsi, aynı kasabanın, birbirine yakın evlerinde hemen hemen aynı şartlarda yaşayan, aynı çarşıdan alışveriş eden, aynı sinemaya giden, çamaşırları gerçekten aynı güneşin altında kuruyan, annelerinin birbirini tanıdığı, bildik kasabalıydı işte. Yani aslında herkes birbirine bir şekilde benziyordu.
Ama bu okul farklıydı. Birbirinden hem statü, hem yaşam koşulları, hem muhit, hem de tip olarak bu kadar farklı insanları tanıdığım ilk yerdi burası. Okula başladığım ilk gün, işte bu farklılığın içinden sıyrılıp çıkmak gerektiğini farkettim.
Her dersin öğretmeni öğrencilerini tek tek tanımak istiyordu. Bana sıra gelince, gururla ayağa kalkar ve şöyle derdim: "Adım şu, Balıkesir'in Gönen ilçesinden geldim." Bu cümle 3 yıl boyunca formama yapışmış olmasına, hatta yıllığımda bile yer almasına rağmen, kasabalı olma ezikliğini hiç bir zaman yaşamadım.
Özellikle edebiyata olan ilgim, aileden kazandığım okuma alışkanlığım, ansiklopedik bilgilere olan merakım, sınıfta bir yıldız gibi parlamama neden oluyordu. Sorulan her tuhaf sorunun bende mutlaka bir yanıtı vardı. O çekingen, içine kapanık çocuk gitmiş, yerine her taşın altından çıkan bir deli-kanlı genç kız gelmişti...
O yıla kadar ağabeyimin "mıyık" dediği bana, birşeyler oldu! Sanki sihirli bir değnek değdi ve dilim, beynim, vücudumda onca yıl biriktirdiğim enerji birden bire ortaya çıktı...
Boyum yüzünden en arkada oturuyor olsam da, ben konuşurken herkesin arkasına dönerek bakmak zorunda kalışından gizli bir mutluluk duyar oldum. Bu yüzden bazen hiç bir fikrim olmasa bile, konuşmak için el kaldırdığımı hatırlıyorum...
Kısa sürede bir grubum olmuştu. Hepsini hala özlemle hatırladığım altı kişilik bir grup. Artık herşeyi birlike yapıyorduk. Tamamı kız çocuğu olan bu grupta öğrendim, kızlara dair bilmediğimi farkettiğim bir sürü şeyi. Ama bilmediğimi hiç farkettirmeden...

15 Mart 2012 Perşembe

Sayfa 16

...Şimdi yetmişüç yaşında olan annem, 30 sene önce kapıcısından, özel hiç bir istekte bulunmadığı gibi, bugün, artık çok yaşlanan bacaklarına rağmen, kar demeden, yağmur demeden yürümeyi göze alıp, yine hiç bir talepte bulunmadan sürdürüyor hayatını...
Hatırlıyorum, Gönen'in kenar mahallelerinde yaşayan ailelerin, kocası sürekli cezaevinde olan kadınlarından biri vardı. Zaman zaman, halı yıkamak gibi annemin bazı işlerine yardımcı olmak için bize gelirdi. İsmi Cazibeydi... İsminin tam aksine, uzun boyu, bacaklarının taşımakta güçlük çektiği yürüyüşünden belli olan iri vücudu, bunun tam tersi küçücük, o vücuda sonradan alalade kondurulmuş gibi duran başına, şöyle bir doladığı rengarenk eşarpları, yaz kış giydiği çiçekli şalvarı ve lastik pabuçlarıyla, şen şakrak esmer vatandaşımızdı bizim o. Gönen'de "çingene" kelimesi çok ayıp karşılanan ve asla kullanılmayan bir sıfattır. Çok küçük yaşlarından itibaren içinde oldukları müziğe, her birinin ayrı bir kabiliyeti olan, bahçe çapalamadan, badana boyaya, mahalle düğünlerinde çalgı çalıp, çengi olmaya kadar, her türlü işe koşulan esmer vatandaşlardı onlar... Annemin deyişine göre, çok da temiz insanlardı... Gönen'in meşhur kaplıca banyolarına her hafta gittiğimizde, mutlaka onlara da rastlamak mümkündü... Anneme göre temizlik, her hafta banyoya gelmelerinin yanısıra, çalıp çırpmayan, hak yemeyen, demekle de eş anlamlıdır.
Evet, Cazibe Hanım bize yardıma gelirdi ama, kelimenin tam anlamıyla yardım! Yani, annem bir kenarda oturup kadının işini yapmasını seyredemez, mutlaka birlikte kotarırlardı ne yapılacaksa... Tıpkı şimdi olduğu gibi. Standart manzara şöyle; temizlik için çağırılan kadın kahvaltısını edip, kahvesini yudumlayadursun, yetmiş küsür yaşındaki annem, elinde toz bezi tozları alıyor. Napıyorsun diye sormayın, alacağınız cevap belli: "Aaaa olur mu, her işi kadıncağız nasıl yapsın, yardım etmek lazım, ayıp!" Kırk senedir, aynı hamam, aynı tas! Eminim bu manzara pek çoğumuz için yabancı değildir.
İşte Cazibe Hanım, bize ne zaman bir iş için gelse, annem onu eli kolu dolu geri gönderirdi... Artık evde onun işine yarayacak ne bulursa. Yine öyle bir gündü...
Cazibe hanım işini bitirmiş, kocaman kalçasını gizleyemeyen çiçekli şalvarını savura savura mahallemizden ayrılıyordu. Kaldırıma oturmuş, sırtına yük yaptığı bohçası ve annemin verdiği ıvır zıvırla gidişini izliyordum. Köşeyi dönüp kayboluşunun üstünden henüz iki saat geçmişti ki, acı haberi taa bizim mahalleye kadar ulaştı... Cazibe Hanımın heybetli vücudu, beş kurşunla serilebilmişti yere. Cesedinin yanısıra dağılmış ıvır zıvır eşyasıyla...Sebep, kan davası!
Acısı koca bir kaya gibi oturmuştu evimize. Kan davası O'nu hayatımızdan söküp attı ama, birer yaş aralıklı üç küçük çocuğunun boylu boyunca çamura yatmış annelerinin cansız bedenine sarılıp ağladıkları hayalini, çocuk aklımdan bir türlü çıkarıp atamadım...